Çember – Paul Kingsnorth

Writer´s shack Långholmen 2009, Patrik Qvist

Bebeğim, vahşi olmak istiyorsan
Öğrenmen gereken çok şey var.
– Bruce Springsteen, Candy’s Room

Yazdığım romanda 20.000 kelimeyi geride bıraktım ve bir şeyler eksik. Belki eksik değil, belki de henüz doğmamış. Bir eşik aşılamamış durumda, bir şey meyve vermeyi bekliyor.

Bunu nasıl sağlayabilirim? Onu bulabileceğim yere nasıl girebilirim? Her yazar size kontrolü yitirmenin öneminden bahsedecektir. Kitabınız sizi ele geçirene, yeniden şekillendirene, parçalanmanın eşiğine getirene ve sınırın ötesine bakmaya zorlayana dek, kitap olmaktan çok uzaktır. Bu eşiğe giden farklı yollar vardır. Dylan Thomas viskiyi kullandı, R. S. Thomas Tanrı’yı. Coleridge afyonu, Yeats okültizmi kullandı. Kullanıma hazır hale gelebilmeniz için bir şeylerin sizi kırıp açması gerekir. Kitabınızın yazarı olduğunuzu düşünüyorsanız, daha kat etmeniz gereken çok yol var demektir.

Kulübemde durmuş romanımı nasıl yabanıllaştırabileceğimi düşünüyordum ki arkamdan bir ses duydum. Arkamı döndüğümde Samuel Johnson’ın bel vermiş kanepemde oturduğunu gördüm. Hayal ettiğimden de şişmandı.

“Bunu hiç beklemiyordum,” dedim. “Belki Morrigan ya da Loki falan gelir diye düşünmüştüm. Bir fincan çay ister misiniz?”

“Çay, efendim!” diye gürledi. “Cobbett denen budalanın haklı olduğu bir konu varsa, o da çaydır. Çay çapulcuların ve kalleşlerin içeceğidir! Gerçek vatansever bira içer. Şimdi dikkatle dinleyin. Anladığım kadarıyla kendinizi bir nevi romancı olarak görüyorsunuz, gerçi birkaç sayfanıza göz attıktan sonra bu düşünceyi onaylamakta zorlanıyorum. Ama ‘yaban’ hakkında mırıldandığınızı duyuyorum ve böyle bir ahmaklığa şiddetle karşı koymalıyım.”

“Hiç biram yok,” dedim. “Kalmadı. Viski?”

Yaban, efendim!” diye gürledi. “Roman mı? Roman yabanıl bir şey değildir, efendim, uygar bir şeydir. İnsanın kendi kökenlerinin kir ve pisliğinin ötesine ve üstüne ulaşabileceği bir araçtır. Edebiyat eğitimli, okur-yazar ve medeni insanların eseridir. Eğer yabaniliği görmek istiyorsanız, efendim, sizi Londra’nın cin batakhanelerinde ya da tropik bölgelerin vahşi hayvanlar ve vahşi insanlarla dolu ormanlarında ya da kuzeyin vahşi kırlarında, kendi domuz ahırlarından öteye gitmemiş cahil ve bayağı köylülerin damlarında muhteşem bir gezintiye çıkarabilirim. Orada ne kadar dayanacağınızı görürüz! Bu şeyler, efendim, yabanidir ve roman bunların üzerine çıkmalıdır. Edebiyatın tasarımı ve amacı budur. Bizi yükseltmeli, efendim, bizi yükseltmeli! Asla yabanıl olamaz ve olmamalıdır.”

“Zor bir tip, değil mi?” diye bir ses daha geldi köşeden. “Herkes öyle diyor.” Koyu renk, sade bir elbise giymiş zayıf bir kadın masanın kenarına tünemiş. Solgun ve kederli görünüyor.

“Kuzeyin vahşi kırları, aslında,” diye devam ediyor, hararetle, “bir insanın yazmak için ihtiyaç duyabileceği her şeye sahiptir. Bir funda çalısında, bu beyefendinin tüm Londra aforizmalarından daha fazla hakikat vardır. Bir kitap yabanıl değilse, mezara girmiş demektir!”

“Emily Brontë,” diyorum hülyalı bir şekilde. “Eskiden seninle evlenmek isterdim.”

“Kadın histerisi!” diye gürlüyor Johnson, koca cüssesini kanepede oynatarak. “Bir kadının bu gibi konulardaki fikirleri nadiren dikkate değerdir.”

“Şişko aptal!” diye bağırıyor Emily, yüzü kıpkırmızı kesilerek. “Fazlasıyla şarap, fazlasıyla sığır eti, fazlasıyla Londra! Fazlasıyla kendine hayranlık! Bir roman tutku üzerine, tehlike üzerine, sıcak, rüzgâr ve fırtına unsurları üzerine, insan kalbi üzerine kurulursa yabanıl olur. Çaydanlıktaki buhar gibi birikir ve sayfalarda patlar! İşte yazmak budur!”

Köşeden bir çıtırtı geliyor. Edward Abbey ve Charles Bukowski altılı birayla yerde takılıyorlar.

“Kilime dikkat edin,” diyorum. “Odayı bir arada tutan şey cidden o.”

“Hatun pek hoşmuş,” diyor Bukowski, “ama bir papazın kızı bu süreçten anlamaz. Roman esasen bir burjuva biçimidir. Onu kırıp açmalı, tasnif odasına, fabrika katına ve meyhaneye götürmelisin. ‘Yeniden yabanileştirmek’ istiyorsan, onu berduşların arasına götür. On beş yıl boyunca peder beyden eşek sudan gelene kadar dayak ye ve bunu kelimelere dönüştür. Aşağı gideceksin, yukarı değil.”

“Rol kesiyor,” diyor Abbey, sakalındaki bira köpüklerini silerken. “Charlie’nin tüm bu işçi sınıfı sertliği olayı. Banyoda Celine okuyor.”

“Siktir git, Ed!” diye tatlı sert çıkışıyor Bukowski, bir sigara yakarak. “Bunu banliyöde yaşayan kovboy şapkalı adam söylüyor. Seni koltuğunda oturmuş vahşi doğa hakkında yazarken gördüm.”

Abbey onu görmezden gelerek, “Yaban dışarıdadır,” diyor. “Çölde, Büyük Kuzey Ormanları’nda, insanların henüz sikip atmadığı yerlerde. Yaban, Makine’yi alaşağı eden ne varsa odur. Romanlar onun kalbinden gelir, onu güçlendirir. Onları “yeniden yabanileştirmek” mi istiyorsun, o zaman kitabını bir bombaya dönüştürmelisin. Bu kibar, İngiliz politik doğrucu saçmalıklarına kulak asma. Nevrotik liberaller ellerini ovuşturuyor. Biçimi alaşağı etmelisin.

“Ama o kodumunun Joyce’u gibi değil,” diye geğiriyor Bukowski. “’Kahrolası tek kelimesini bile anlamıyorum.”

“Erkekler!” diye iç geçiriyor Mary Shelley, kanepenin kolundan. “’Bir şeyler aramak için hep dışarı koşuştururlar. Hep fikirlerle doludurlar. Yabanıllığın içinizde olduğunu anlayacaksınız. Bizim içimizdedir o, yarattığımız şeylerde. Ve siz onu bulduğunuzda ortalık karanlık olacaktır. Her insanın ruhunda bir canavar vardır. Çölde ondan kaçamazsınız.”

“Ya da bozkırda,” diyor Emily usulca.

“Ya da bir adada,” diyor William Golding. “Solzhenitsyn daha birkaç gün önce bana bir şey dedi. Nasıl ifade etmişti? ‘İyi ile kötüyü ayıran çizgi ne devletler, ne sınıflar, ne de siyasi partiler arasından geçer – o çizgi her insanın tam kalbinden geçer.’ Keşke bunu ben yazmış olsaydım. Hepimiz Düşmüş’üz ve bahçemizde bir yılan var. ‘Yaban’ı arıyorsunuz ama ne istediğinize dikkat etmenizi tavsiye ederim. Menisküs incedir. Hayvan bir kaçtı mı, sizi tüketebilir. İsterseniz Pound ve Hamsun’u buraya çağıralım da görün.”

Sigarasını Bukowski’nin boş bira kutusunda söndürüp hemen bir tane daha yakıyor.

“’Nehir boyunca aşağıya!” diye bağırıyor o sırada açık pencerenin önünden geçmekte olan Conrad. “Nehir boyunca aşağıya, insan karanlığının bataklığına!”

“Karanlık, elbette,” diyor Thomas Hardy asık bir suratla pervaza yaslanmış, gür bıyıklarını sıvazlayarak. “Romanlar bunu karşılayamaz. Çok uzun, yanlış okumaya çok müsait. Boşver ve şiir yaz. Yeterince alıştırmayla ziyadesiyle kasveti tek bir dizeye sığdırabilirsin.”

“Tüm bunların bana gerçekten faydası olacağından emin değilim,” diyorum. “Düşünüyorum da şimdi biraz huzur bana iyi gelebilirdi.”

Kimse imayı dikkate almıyor. Kimse dinlemiyor bile. Kendi aralarında tartışmakla meşguller. Ortalık tam bir kakofoni. Burada iş falan yapamayacağım.

“Huzur sadece Tanrı’da bulunur,” diyor bir yerlerden gelen cılız bir ses. Pencereye gidip dışarı bakıyorum. Rumi bahçede daireler çizerek dolaşıyor. “Bunu duymak için sessiz olmalısın,” diye devam ediyor. “Şems’le ilk karşılaştığımda kitaplarımı bir kuyuya attı. Tek kelime etmesine gerek yoktu. Balı tatmak için gülümsemeli, daireler çizerek yürümeli, pür dikkat kesilmelisin. Bir noktada konuşmayı kesmek gerekir.”

‘Hah,’ dedim. “Bu tavsiyeyi sevdim. Hem de çok.”

“Şiir, şu roman dediğiniz şeylerden evladır,” diye devam ediyor Rumi, “Bay Hardy’nin de dediği gibi. Ah, ama sessizlik şiirden de evladır! Evren sözcüklerden illallah etti. İnsan kategorilerinden, tanımlardan, açıklamalardan usandı. Şimdi hepimizden sessizlik talep ediyor. Sadece seyredilmeyi arzuluyor. Bir zamanlar atalarımızın yaptığı gibi susmanın ve dinlemenin zamanı geldi. Dikkat kesilin, kaçacak bir şey olmadığını göreceksiniz.”

“Evet!” diye haykırıyorum, birden heyecanlanarak. “Evet!” Daha fazlasını öğrenmeliyim. Dönüyorum ve o kalabalık, didişmeli, dumanlı odanın içinden kapıya ve ötesindeki bahçeye doğru güçlükle yolumu açıyorum. Orada ihtiyacım olan bir şeyler var. Bunu hissedebiliyorum.

Kendimi dışarı atıyorum. Hiçbir şey bulamıyorum. Kimsecikler yok. Dönüp boş kulübeme bakıyorum. Ortalık sessiz. Duman yok. Gökyüzü bulutsuz. Gün ısınıyor. Bir yerlerde bir ardıç kuşu ötüyor.

Kalemimi çimlere bırakıp oturuyorum.

Paul Kingsnorth
Çeviren: İnan Mayıs Aru
Görsel: Patrik Qvist

Bu kısa öykünün orijinali Dark Mountain‘da yayımlanmıştır. Buradan yazıya ulaşabilirsiniz. Paul Kingsnorth 2009-2017 yılları arasında yönetimini üstlendiği Dark Mountain Project’in kurucu ortağıdır. Üç roman, iki şiir koleksiyonu ve dört kurgu-dışı eser olmak üzere dokuz kitabın yazarıdır ve bu kitapların hepsi de aslında aynı temayı işlemektedir: yaban dünyadan nasıl uzaklaşmış olduğumuz ve mümkünse nasıl yeniden eve dönebileceğimiz. Kingsnorth, yabanıl yazın ve sanat eğitimi veren Wyrd School‘u yönetiyor ve İrlanda’nın batısında yaşıyor.

Lütfen, bu ve benzeri içerikleri size ulaştırmamız için bağımsız yayıncılığı destekleyin. Patreon üzerinden ABONE olarak tüm içeriklere erişim kazanırsınız.
Become a patron at Patreon!