Zen Anarşi

Zen anarşi mi? O da neyin nesi? Şu proto-dadaist, Zen “bilmeceleri” de denebilecek koanların yeniden yorumlanması gibi bir şey mi?

Sıkılı bir yumruk yapan bir elin sesi nedir?

Gönderde dalgalanan bir Kara Bayrak gördüğünüzde, hareket eden nedir? Bayrak mı hareket ediyor? Rüzgâr mı hareket ediyor? Yoksa devrimci hareket mi?

68 Mayısı’ndan, İspanya Devrimi’nden, Paris Komünü’nden önce – gerçek doğan ne?

Nedense bunlar kulağa pek de doğru gelmiyor. Aslına bakarsanız gereksiz de. Daha en başından beri Zen, anarşizmin kendisinden daha anarşizandı. Kendi başına onu ele almamız yeter de artar bile. Sırf tüm bunları uydurduğumu sanmayasınız diye Zen tarihinin en büyük ve en saygıdeğer (ve hürmetle taşlanmış) figürlerinden bazılarından da alıntılar yapacağım ki bunlar arasında Altıncı Pir Hui-Neng (638–713), Rinzai okulunun kurucusu Lin-Chi (d. 867), en ünlü koan derlemelerinden birini hazırlayan Rinzai ustası Mumon (1183–1260), ikinci en büyük okul olan Soto okulunun kurucusu Dogen (1200–1253), ve Zen uygulamasını yeniden canlandıran büyük Zen ustası, şair ve sanatçı Hakuin (1685–1768) de yer alıyor.

I. Bilinç Hallerini Yerle Bir Etmek

Tüm büyük öğretmenler buna işaret eder: Zen kelimenin en katı ve aşırı göreneksel anlamıyla anarşi (‘arkhe’sizlik) çalışmasıdır. Her türlü arkhe ya da ilkeyi, aslında hâkim gerçeklik yanılsamasını yaratmaya yardımcı olan sabit fikirlerden, zihinsel alışkanlıklardan ya da  önyargılardan başka bir şey olmayan sözümona doğrunun ve gerçeğin aşkın kaynaklarını reddeder.  Bu “ilkeler” zararsız fikirlerden ibaret değildir. Bunlar egemen güçleriyle zihinlerimizi ve ruhlarımızı işgal eden Sömürgeci Beyliklerdir. Ne kadar devlet karşıtı olursak olalım, şayet zihinsel hallerimiz bir devlet zihniyetine bürünmüşse boşa çabalıyoruz demektir. Zen bizim normal, iyi uyumlanmış zihinlerimizde kendiliğinden biriken otoriter ideolojik çöplerin karmaşasını temizlememize yardımcı olur ki böylece dünyayı, doğayı ve etrafımızdaki “On Bin Türü” yani sayısız varlığı sırf meşum egoist tutkularımızın yakıtı olarak kullanmak yerine onları bizzat tecrübe ve takdir etme özgürlüğüne kavuşalım.

Zen aynı zamanda Budizm’in de en katı ve aşırı göreneksel biçimidir – ve bir yandan da en tabu deviren, devrimci ve anarşizan olanıdır da. Zen’in kökleri Budist geleneğin ta başlarına dek gider – herhangi bir kurucu kutsal metin ya da şaşmaz bir silsile bakımından değil, geleneği başlatan tecrübe anlamında: anarşik zihin! Budizm’in “-izm” kısmını unutun gitsin. Söz konusu şey aslında öğretiler ve inançlarla alâkalı değildir. Budizm adının kökündeki “Buddha” aslında sadece uyanık bir zihin ya da böylesi bir zihne sahip biri anlamına gelir. Ve Zen (ya da Çince adıyla Ch’an) aslında sadece zihnin özgür, yabanıl, uyanık ve farkında olmasına olanak veren ‘meditasyon’ anlamına gelir. Standartlaşmış belli faaliyetlerin (oturarak ve yürüyerek meditasyon, koan çalışması, esrarengiz havalara girmek, aydınlanmış görünmeye çalışmak vs.) ara sıra ya da düzenli tekrarı falan sanılmasın. Meditasyonu sessizce oturmakla eşdeğer kılmak Zen’in kesinlikle savunacağı bir şey değildir. Zen bir yandan absürtle de derinden ilişkilidir ancak yaygın biçimde karikatürize edilen Zen imgesindeki gibi absürt şeyler yapıp söylemeye de indirgenemez. Zen nihilizm değil (Budizm’in geneli gibi) umutsuz bir nihilizm ve katı bir dogmatizm arasındaki Orta Yol’dur (dogmacı birinde Buda doğası var mıdır?).

Başlangıç Zihinleri

Zen aynı zamanda Orta Yol (Madhyamaka) felsefesinin de uygulamasıdır. Bilhassa da büyük Hint bilgesi Nagarjuna’nın (150-250) felsefi anti-felsefesi sayılabilecek prasangika formunda. Rivayete göre, insanüstü bir yılan halkı olan Nagaların kralı, Nagarjuna’nın karşısına çıkarak ona Prajnaparamita (Kusursuz Bilgelik) sutralarını vermiş. Batı’nın doğaüstü yılanları genelde sinsi olup bizi tehlikeli bilgiyle aldatırken Doğu’nunkiler müşfiktir ve bizim gibi zavallı yolunu şaşırmış insanların biraz bilgelik kazanmasına yardımcı olurlar. Sutralarda bulduğu bilgelikle uyanışa eren Nagarjuna hakikatin doğasına dair tüm söylemlerin saçmalık olduğunu göstermeye girişmiş. Aslına bakılırsa Nagarjuna bunların saçmalık olduğunu, saçmalık olmadığını, hem saçmalık olup hem saçmalık olmadığını ve ne saçmalık olduğunu ne de saçmalık olmadığını gösteriyordu. Sonra da gösterdiği her şeyin aslında doğru olmadığını gözler önüne seriyordu. Daha doğrusu bunların doğru olduğunu, doğru olmadığını, hem doğru olduğunu hem doğru olmadığını ve ne doğru olduğunu ne de doğru olmadığını gözler önüne seriyordu. Sonra da hakikat hakkında bu ortaya koyduklarının hepsinin saçmalık olduğunu gösteriyordu ve bu böyle devam ediyordu. Bunu böyle sonsuza dek sürdürebiliriz ama sanırım ana fikri anlamışsınızdır. Zen izdeşleri anlamıştı ve bu nedenle kelime ve kavramları, kelime ve kavramlara ilişkin tüm yanılgıları yerle bir edecek şekilde kendilerine has kullanma yolları geliştirmeye karar verdiler.

Tarihte daha da gerilere gidersek Zen’in kökleri Shakyamuni Buddha’nın Bodhgaya’ya gidip  de Bodhi Ağacı altında oturarak meditasyonu icat edişine dek sürülebilir. Elbette meditasyonu icat eden o değildi ama bu da meditasyonun başlangıç noktası olarak alınabilecek herhangi bir zaman kadar geçerli sayılabilir; hem onun oradaki oturuşunu bize mütemadiyen anımsatan onca fantastik heykel varken. İnsan neredeyse her şeyi yutmaya başlayan o büyük boşluğun çıkardığı muazzam emiş sesini duyar gibi oluyor! Her halükârda Zen, meditasyon okulu olarak bilinir ve adı bile geçmişteki o büyük tecrübeye işaret eder.

Zen’in başlangıcı olarak sayılan bir diğer olay da (bir şeyin birden fazla başlangıcı olamaz mı) Shakyamuni Buddha’nın Akbaba Zirvesi’ndeki meşhur Çiçek Vaazı’dır. Onun etkileyici uyanış sözlerini dinlemek için büyük bir kalabalık toplanmıştı. Pek çoğu paçalarına yapışmış karmadan kendilerini kurtaracak şaşmaz bir guru bulma ümidiyle yanıp tutuşuyor olmalıydı. Oysa onun tek yaptığı bu hıncahınç kalabalık karşısında sessizce durup elinde bir çiçek çevirmek olmuştu. (Bu rezil makalenin bir hayal kırıklığı olduğunu düşünüyorsanız bir de kendinizi onların yerine koyun!) Ancak içlerinden tek bir kişi, Kashyapa, gülümsemiş ve en azından bir kişinin anladığını göstermişti. Anlayacak hiçbir şey olmadığını. Bu, ironinin düşünce tarihine girdiği an olarak da görülebilir ki bundan sonraki en radikal ve anarşizan olanları da dahil olmak üzere ölümcül bir ciddiyete sahip manevi ve politik eğilimlerin hepsinin fazlasıyla görmezden geldiği bu geleneği Zen olanca yeğinliğiyle korumuştur.

Ne Kadarı Boş?

Buddha yukarıdaki örneğin aksine, vaaz verdiğinde genelde konuşurdu ama hep – kendi kelime ve kavramları da dâhil olmak üzere – her şeyin boş olduğunu vurgulardı. Bununla kast ettiği, her şey gibi bunların da “kendilerinden menkul bir varlığa” ya da öze sahip olmadığıydı. Bunlar “kendi içlerinde” birer yalandan başka bir şey değildir. Gerçek daima başka bir yerdedir – onun sözleri ve diğer her şey ancak bağlaşık bir ağın ayrılmaz parçaları olarak görülebilir. Bu ağ genelde “İndra’nın Mücevher Ağı” olarak resmedilir; her biri bir diğerinin ışığını yansıtan sonsuz bir mücevherler dizisi. Tekil nesneleri ve egoları ondan soyutlamaya kalktığımızda yaptığımız şey sonsuz surete sahip Galaksiler Arası Ağın bağlaşıklığını ve karşılıklı belirlenimini çarpıtmaktan ibarettir.

Bu son derece radikal bir öğretidir. Blake de aynı fikri savunuyordu: algının kapıları temizlenseydi her şeyin olduğu gibi görüneceğini: Sınırsız. En önemli Budist metinlerden biri olan Kalp Sutra bu derinden bağlaşıklık (birbirine bağlı ortaya çıkış ya da pratitya-samutpada) fikrinin, her şeyin sonsuzluğa açıldığı fikrinin devrimci çıkarımlarını gözler önüne serer.

Bu sutrada tüm dharmaların, tüm varlıkların kurucu unsurlarının “boşluğun işaretini taşıdığını” ve “boşlukta ne biçim, ne his, ne algı, ne itki, ne bilinç bulunduğunu; ne göz, ne kulak, ne burun, ne dil, ne beden ne de zihin bulunduğunu; ne biçim, ne ses, ne koku, ne tat, ne dokunma ne de zihnin nesnelerinin bulunduğunu; ne görme organı elementi, …. ne zihin-bilinç elementi; … ne cehalet, ne de cehaletin yokluğu… ne çürüme ve ölüm, ne de çürüme ve ölümün yokluğu…. ne acı, ne başlangıç, ne bitiş, ne yol… ne biliş, ne ulaşma ne de ulaşmama bulunduğunu” söyler. [Kalp Sutra 91, 97, 113] Geriye hemen hemen hiçbir şey bırakmaz ve bu da her şeyi kökünden sarsar ki Budizm’in en temel ilkeleri de buna dâhildir. Öğretinin esasları; acı, acının nedeni, acının çaresi ve çareyi mümkün kılan yoldan oluşan Acının Dört Soylu Hakikati yerle yeksan olur, çünkü burada ne acı vardır ne nedensellik, ne sona erme, ne de yol!

Ve Budizm tamamen “zihnin uyanışı”yla ilgiliydi değil mi? Şu işe bakın hele: “zihin de yok!”

Birazcık Merhamet

Ne kadar da kasvetli! Her şey boş, tüm amaçlarımız anlamsız ve söylediğimiz hiçbir şey bir anlam ifade etmiyor! Ama ironi bir darbe daha vurur. Bu sınırların farkına varmak, mütemadiyen hayal kırıklığına uğradığımız bir yanılsamalar dünyasının kötü rüyası içerisinde yaşamaktan kaynaklanan gerçek acıdan kaçmak için ihtiyaç duyduğumuz terapinin bir parçasıdır. Gerçekte boş olan şeylere doluymuş muamelesi yaptığımız, (başka herkesin aksine) yalnızca bizim hakikatten imkânsızı başarabileceğimizi sandığımız ve kendi kişisel fikirlerimizi hakikat yerine koyduğumuz bir dünya. Her ne kadar, ne kendi acılarımızın ne de acı çektiğini sandığımız egomuzun “kendinden menkul bir varlığı” olmasa da bu yanılsamalara yenik düştüğümüzde tattığımız gerçek bir acı tecrübesine sahibizdir. Bunun ardından gelen tatminsizlik, umutsuzluk, kaygı ve depresyon bizi çığırından çıkmışçasına dünyaya saldırmaya ve onun üzerinde imkânsız bir denetim kazanmak üzere umutsuz bir mücadeleye iter ve bunun sonucunda tek elde ettiğimiz de yolumuza çıkan diğer insanlara, kedilere, köpeklere, kapı eşiklerine ve başka varlıklara daha fazla acı çektirmekten ibaret olur.

O halde ne yapabiliriz? Shakyamuni Buddha bir keresinde, zehirli okla yaralanmış biriyle karşılaştığınızda acilen yapılması gereken işin oku kimin attığını, yayın hangi malzemeden yapıldığını, oku kimin yaptığını vs. bulmak değil lanet olasıca oku çıkarmak olduğunu söylemişti! Her gün göğüslerinde oklarla dolanan onlarca insanla karşılaşıyoruz. Aynaya bakıyoruz ve kafatasımızdan çıkan bir ok görüyoruz. Alakasız biçimde yüce ya da akıl çelici biçimde eften püften düşüncelerimize dalmış halde bazen bu okları çıkaracak merhameti başkalarına ya da kendimize göstermeyi unutuyoruz.

Zen aynı zamanda müşfik eylemle de ilgilidir. Bir olumsuzlama yolu olduğu kadar akla gelebilecek en olumlu ve pratik yoldur da. Hui-neng’e göre “Yol’un özü daima saygılı olmak, hor görmeksizin tüm mahlûkata evrensel bir saygı ve sevgi duymaktır.” [SH 91] Diğer varlıkları ve doğayı tecrübe etmeye hakikatten açık olduğumuzda onlar üzerinde egemenlik ve denetim kurmaya son verip onları takdir etmeye hatta sevmeye başlayabiliriz. Diğer varlıklara yönelik bu sınırsız ihtimam, zazen (oturma) çalışmasının sonunda tekrarlanan Shiguseigan ya da Boddhisattva yemininde ifade edilir. Bu yemin şöyle başlar: “Varlıklar sayısızdır; hepsini kurtarmaya ant içiyorum.” Kalp Sutra’yı aşın ve ne doğumu ne ölümü bekleyin. Trilyonlarcasını değilse de varlıkların belki bir kaç milyarını kurtarabilirim. Zen, karşı oklarımızla çok yükseklere nişan almamızı teşvik eder!

Lotus Diyarı’nda Yaşamak

Zen’in sadece bir gerçeklerden kaçış biçimi olmadığı anlaşılmıştır sanıyorum – aslına bakılırsa Zen bunun tam aksidir. Bir kaçış vaat eder – acıdan ve ona neden olan yanılsamalardan kaçış. Fakat yanılsama ve acıdan kurtuluşun ancak dünya ve doğaya ilişkin daha yeğin bir tecrübeyle elde edilebileceğini öğretir. Tüm çileci pratiklerine rağmen Zen dünyevilikten haz alır. Budist öğretiye göre Samsara denen bu sürekli değişim içindeki çılgın, telaşlı, tozlu dünya, Nirvana’nın, bütünüyle uyanıştan doğan özgürleşmenin ta kendisidir. Hui-neng şöyle der: “Bu dünyanın dışında bir aydınlanma aramak/kunduzda kerevit kuyruğu aramaya benzer” [SH 23,]. Hakuin de şu sözlerle aynı fikri dile getirir: “Bastığın yerdir Saf Lotus Diyarı/Şu beden bizzat Buda’nın bedeni!” [ZW] Ve günümüz Budist şairlerinden Gary Snyder da “gerçekten tecrübeli biri”nin – ki bununla gerçek tecrübeler yaşayan biri kast ediliyor – “sıradan şeylerden zevk alacağını” söylüyor. [PW 153]

Benzer bir ruhla Hui-neng de büyük ustaların mirasının nasıl “sergilenip aktarılacağı” sorusunu sorar. Bu son derece önemli bir meseledir zira Zen “metinlere bağlı kalmaksızın doğrudan aktarımın” okulu olarak tanımlanır. Hui-neng bu soruya yine kendisi şöyle cevap verir: “Sergileme ya da aktarma yoktur; bu sadece bir doğayı görme meselesidir, meditasyon ya da kurtuluş meselesi değil… bu ikisi Budizm değildir; Budizm düalist olmayan bir öğretidir.” “Bir şeyi aktarmak” değil, “doğayı görmek”. Doğayı hakikatten tecrübe etme şansını kendimize tanıdığımızda onun içinde olmakla kalmadığımızı görürüz; biz oyuzdur, her ne kadar bunun dile getirilmesi gördüğümüz şeyin çarpıtılması olsa da. Şu bizim görme yetimizi netleştirmek için canla başla çalışan ihtiyar Yahudi gözlük yontucusunun çok doğru bir biçimde ifade ettiği gibi: “biz” ve “o” ikimiz de natura naturans biçimlerinden başka bir şey değiliz, “doğalaştıran doğa”.

Zen buna şunu da eklerdi; “boş biçimler.”

Lütfen Kendinizi Tanıtın

Hakuin şöyle diyor;  “büyük bir saygı ve derin bir hürmetle gizli derinlikleri araştıran mağrur arayışçıların hepsine de benliğe nüfuz etme ve onu açıklığa kavuşturmada kafalarındaki ateşi söndürmeye çalışmalarını tavsiye ederim.” [ET 3] Eminim hemen hepimiz kendimizi bu durumda bulmuşuzdur ve seçeneklerimizi tartmak için pek zaman harcamamışızdır. Hakuin’in benliğe ilişkin ivedi mesajı şöyle de ifade edilebilir: “Yalancı, yalancı, yanıyor tepenin tası!” Öz-bilgi-sizliğimizle yüzleşmek zordur.

Gerçek benliğimizi, hakiki benliğimizi, özgün benliğimizi mi arıyoruz? Kolay gelsin! Peşinde olduğunuz şey buysa büyük (ya da daha doğrusu inanılmaz küçük) bir sürprizle karşılaşmaya hazır olun. Hakuin şöyle diyor; “Dosdoğru bakıp da görünce Hakiki Doğamızın/ Gerçek Benliğimizin, benliksizliğini/ Kendimizin kendisiz oluşunu/ Ötesine geçeriz benliğin de çok bilmişliğin de.”[ZW]

Peki benlik diye bir şey yoksa neden Budizm, hatta bizzat Zen, bazen benlikten söz ediyor? Hui-neng bunu “küçük benlik” olmasa da “Büyük Benlik” diye tanımlayabileceğimiz bir şey olmasına falan bağlamaz. Yine, “düşük benlik” olmasa da bir “Yüksek Benlik” olması da değildir bunun nedeni. Hui-neng temel Budist bakış açısına sadık kalır, “Benlik Yok”tur (anatta) ama “insanları özgürleştirmek için geçici olarak bir benlik tanımı yapıldığı”na dikkat çeker. [SH 125] Bir süreliğine benlik kuruntusuna ilişmeyebiliriz. Ne var ki nihai surette işini bitirmemiz gerekecek. Dogen bunu şöyle açıklıyor: “Buddha’yı çalışmak benliği çalışmak demektir. Benliği çalışmak benliği unutmak demektir. Benliği unutmak demek sayısız şey tarafından gerçekleştirilmek demektir.” [GK 36] Bu pasaj Dogen’in en ünlü metinlerinden biri olan kısacık “Genjo Koan”dan. Kendimizi unutarak buluruz kendimizi.

Aydınlanmamız tecrübe ettiğimiz her şeyden, On Bin Türden gelir. Düşelim hadi yola!

II. Buddha’yı Öldürmek: Zen’in Otoriteye Taarruzu

Bazı insanlar Zen uygulaması içerisinde öğretmen ya da ustaya hatırı sayılır bir yer verilmesinin Zen’in “otoriter” doğasını kanıtladığını düşünür. Zavallı öğrencilerin bazen sopa yediğiniyse söylemeye bile gerek yok. Sado-mazoşist bir otoriterlik, eksiği yok fazlası var! Hiç şüphesiz Zen bir kişi kültüne de dönüşebilir ancak uyanık bir zihni öngören kendi gerçek yolunu izlediği müddetçe radikal ve tavizsiz biçimde anti-otoriter ve anarşizan olduğu söylenebilir. Gerçekte ne Shakyamuni Buddha’nın, ne başka bir Buddha’nın, Boddhisattva’nın ya da arhat’ın, ne de herhangi bir ustanın, gurunun ya da öğretmenin kimse üzerinde bir otoritesi yoktur. Shakyamuni’nin bizzat söylediği gibi, ona ya da başka birine otorite olarak güvenmektense yapmamız gereken “sebatla kendi kurtuluşumuz için çabalamaktır.” Ne guru, ne kurtarıcı! Hui-neng “yazıtlarda kişinin kendi içindeki Buddha’ya sığınması ve başka bir Buddha’ya sığınmaması gerektiği açıkça belirtliyor,” diyor [SH 40] ve Hakuin de şunları yazarak buna arka çıkıyor: “Bizden gayrı, yok bir Buddha/ Ne kadar yakın Gerçek/ ne uzakta arıyoruz onu oysa / Suyun içine düşmüş de/ ‘Susadım,’ diye ağlayan biri gibi.” [ZW]

Açık Yol

Her türlü otoriteye karşı en dillere destan Zen taarruzu, Zen’in en anarşizan kolu olan Rinzai’nin kurucusu Lin-Chi’de görülür. Lin-Chi şöyle der: “Üç Araç ve yazıtlardaki öğretilerin on iki kolu gibi şeylerin hepsi de kıçınızı silmeye yarayan tuvalet kâğıdından öte değildir. Buddha dediğin bir hayaletten ibaret, pirler dediğiniz ihtiyar keşişlerden başka ne ki! Buddha’yı arıyorsanız, Buddha şeytanının avucuna düşeceğiniz kesin. Pirlerin peşindeyseniz, pirlerin şeytanı ele geçirecek sizi. Bir şey aradığınız sürece acıdan başka bir şey geçmeyecek elinize. En iyisi hiçbir şey yapmamak.” [ZT 47] Hiçbir şey yapmamak [wu wei] çok bilinen bir Taocu kavramdır; doğal eylem, Tao ile uyum içindeki eylem, özgürce kendi yolumuzu izlediğimiz ve diğer varlıkların da aynını yapmasına müsaade ettiğimiz eylem demektir. Taoculuğun büyük anarşizan bilgesi Zhuangzi bunu “rüzgârı sürmeye” benzetirdi.

Bunu yapmak için kendimizi ağır karma yükümüzden yani zihinsel formasyonlardan, alışkanlıklardan, önyargılardan, geçmişteki egoist hâkimiyet kurma isteklerimizin zehirli mirası olan deneyimlerin filtresinden kurtarmamız gerekir. Bu yükün hatırı sayılır bir kısmı dışarıdaki otoritelerin imgelerinden oluşur – tanrılar ve diğer yüce varlıklar, liderler ve uzmanlar, öğretmenler ve gurular, kutsal yazıtlar ve hürmet edilen diğer belgeler – ve kendi tecrübemizle yüzleşmek ve kendi sorunlarımızı çözmek yerine her derde deva ilaçlar olarak bunlara başvururuz. Lin-Chi “Hepsinden kurtulun gitsin!” der. Laozi’nin (o büyük hiçbirşeyyapmayıcının) de dediği gibi, bilge kişi yanına çok yük almadan çok uzaklara seyahat edebilir! (Belki bir rulo tuvalet kâğıdı yeter!)

Yani Zen dünyaya ve tüm harici otoritelere sırt çevirip içimize dönerek kendi öz otorite kaynağımızı bulmamızı söylüyor, öyle mi? Hayır, orada da durmuyor! Hem harici hem de dahili otoriteler ve ilkelerden özgürleşmemiz gerekiyor. Ne de olsa o harici otoritelerin bizi kontrol edebilmesinin esas nedeni kendi zihnimizde güçlü bir yankılarını bulabilmeleri. Bu yüzden Lin-Chi şöyle diyor: “İster dışarı bakın ister içeri, kimle karşılaşırsanız, öldürün onu! Bir Buddha’yla karşılaşırsanız Buddha’yı öldürün. Bir pirle karşılaşırsanız piri öldürün. Bir arhatla karşılaşırsanız arhatı öldürün. Ailenizle karşılaşırsanız ailenizi öldürün. Akrabalarınızla karşılaşırsanız akrabalarınızı öldürün. İşte o zaman ilk defa azadlığı tadacak, hiçbir şeye bağlanmadan dilediğiniz yere hürce gideceksiniz.” [ZT 52] Tüm bu otorite figürlerini (bilincin içerisindeki imge ya da figürleri) öldürdüğümüz takdirde bu imgelerin ardındaki gerçekliği, zihnin gerçekliğini, varlıkların gerçekliğini tecrübe edebiliriz.

Lin-Chi “Yol İzdeşlerini” uyararak onlara “Buddha’yı nihai bir hedef olarak görmemelerini” tavsiye ediyor ve “Bana kalırsa o bir göt deliğinden başka bir şey değil,” diyor. [ZT 76] Bu da tabii (aynen tuvalet kâğıdı vurgusu gibi) tipik bir Zen yorumu ve en yüce övgü biçimi olarak anlaşılmalı. Çöreğin ortasındaki delik faydasız olabilir ama bazı delikler son derece önemli pratik amaçlara hizmet eder. Lin-Chi, arhatlar ve boddhisattvalar konusunda işi daha da ileri götürüp onları “insanı prangaya vurmaktan başka bir işe yaramayan zincir ve boyunduruklar” ilan ediyor. [ZT 76] Bu sözlerle amaçlanan şey, ancak özgür ve uyanık bir zihnin (“Buddha”) yeni bir boyunduruk ve esaret kaynağına dönüşmenin ötesine geçebileceğine işaret etmek olmalı. Buddha dediğimiz şeyse tüm o yaşlı bokların dışarı çıktığı ve rahatlamamızı sağlayan deliktir.

Peki otorite kaynağı olarak nereye bakmalı? Kendi benliğimize elbette – ve tabii benlik diye bir şey olmadığına göre hiçbir yere. “Pirleri ve Buddhaları tanımak mı istiyorsunuz? Onlar sizden başkası, karşımda oturmuş şu Dharma dersini dinleyenlerden başkası değildir.” Burada Buddha’ya Dharma dersi vermeye yönelik bir ironi söz konusu. Ama daha da acayibi hakikati kendilerine sunacak bir guru peşinde koşan Buddhalar imgesi. “Öğrenciler kendilerine yeterince inanmadıkları için kendi dışlarında bir şey arayıp dururlar.” [ZT 23]

Dışarıda bir şey yok, içeride bir şey yok.

Taştan Buddhalar

Zen’e yöneltilen otoriterlik benzeri bir diğer suçlama da törenselliğe yöneliktir. Zen bazen gerçekten de, haklı olarak, çok törensel görünür, zira pek çok tören içerir. Ama aynı zamanda her türlü törenselliğe karşı en acımasız saldırı olarak da görülebilir. Zen’deki bu çarpıklığı en iyi biçimde ortadan kaldırma işini de yine Hui-neng yapmıştı. Zen açısından tören ve ritüellerle ilgili temel sıkıntılardan biri, bunların Hui-neng’in “dinsel benlik” diye adlandırdığı şeyi besliyor olmasıydı: “belli bir kavrayışa ulaşmış ve uygulamasını aksatmadan sürdüren kimselerin kendi imgelerini yeniden üreterek bir nevi aşkınlık duygusundan haz alması” durumu. [SH 93] Hui-neng bu sürekli kendini manevi bir aynada gözleyerek kutsal benliğinde toplanan erdemlerine hayranlık duyan benliğe tutunan kimselerin “büyük kurtuluşa” asla eremeyeceğini söyler. Doğru hattı savunmakla, kutsal sekter gerçekliğe sahip olmakla övünen politik militanın bilincine ne kadar da benziyor, değil mi?

Hui-neng aynı zamanda bazılarının nasıl da sunyata, yani zihin de dâhil olmak üzere her şeyin boş olması mefhumunu zihni boş bir alana çevirme ihtiyacıyla karıştırdığından bahseder. Bu kimseler tüm büyük ve küçük araçlar yola koyulduğunda, Dharma tekeri dönmeye başladığında, zihin otoparkının boş kalacağını varsayar. Ancak Hui-neng bu fikre “bomboş bir zihinle, hiçbir şey düşünmeden falan öyle sessizce oturup bunu da yücelik sayan yanılgı içindeki kimselerin yanlış görüşleri” diyerek saldırır.  [SH 17] Bu tür bir çalışmanın illa ki kötü bir şey olduğunu söylemez ama böyle bir çalışmanın “Zen’in özü” ya da çevredeki en boş zihne sahip olmaktan muazzam bir manevi övünç kaynağı çıkartma vesilesi olarak görülmemesi gerektiğini söyler. Bunu da biraz Genç Hıristiyan Erkekler Birliği’nde takılıp biraz hatha yoga yapan ama sebatla çalışmaya, müşfik davranışlara ve benliksiz bir adanmışlığa dayalı başka bir yoga da olabileceğini aklına bile getirmeyen boylu poslu, düzgün fizikli kimselerin haline benzetebiliriz.

Hui-neng aynı zamanda zazen ya da oturarak meditasyonu fetişleştirme sorununa da dikkate çeker. “Kimileri de,” der, “yanılsamalardan kurtulmak üzere fanatik bir biçimde meditasyona otururlar da nezaket, şefkat, neşe, itidal, bilgelik ve elverişli araçları hiç öğrenmeye çalışmazlar. Bu insanlar da oduna ya da taşa benzerler, bir işe yaramazlar ve düşünemezler.” [SH 93] Hakuin de aynı gerçeği “elden ayaktan düşmüş yaşlı öğretmeni” Shoju Rojin’nden öğrenmişti. Shoju, zamanın zen rahiplerine şöyle sesleniyordu: “Siz gerçekte nesiniz? Ben diyeyim size. Kara cübbeler giyinmiş koca pirinç çuvallarısınız.” [ET 15] “Hal ve Gidiş Sıfır”ın sonundaki kuklalar gibi.

Zen bize iki yüzü keskin bir kılıç sunar. Bir tarafı Buddhaları, pirleri, gelenekleri, ritüelleri, kutsal metinleri ve özgürleşme adına bizi tutsak eden her ne varsa onu kesip biçen Buddha-öldüren yüzüdür. Diğer tarafı ise tam tersine işleyen öldürücü-Buddha yüzüdür. Zira bizi tutsaklaştırabilecek Buddhalar, pirler, ritüeller ve metinler bir kere ayrım-gözetmezliğin kör kılıcıyla biçildi mi el üstünde tuttuğumuz diğer her şeyi bozguna uğratmada bize yardımı olabilirler.

Bu katliamdan hiç bir şey kurtulamaz — “Yolda karşılaştığınızda Pir’i öldürün” diyen Lin-Chi kendisi de bir pirdi.

III. Koan: Jet Akımına Girmek

Haydi Mondo Zendo’nun alelacayip dünyasına dalalım şimdi de. Peki, bir elin sesi nedir? Böylesi bir koan (Japoncası), kungan (Çincesi) ya da kongan (Korecesi) ile boğuşmak Zen çalışmasında, bilhassa da “ani uyanış okulu” diye de bilinen Lin-Chi ya da Rinzai geleneğinde merkezi bir öneme sahiptir. Çaylak Zen öğrencilerinin gözünde bu yıldırıcı bir görevdir: bin tonluk goril King Kongan’la yumruk yumruğa dövüş.

Köpeğin Ölümü

Keşişin biri Joshu’ya “Köpekte Buddha doğası var mı?” diye sormuş. Joshu “Mu!” diye cevap vermiş. Anlaşılan bu büyük Zen ustası doğru Budist cevabın “Evet,” olduğunu zira tüm duyarlı varlıkların Buddha Doğası’na sahip olduğunu bilmiyormuş. Shibayama Roshi, “Kelime anlamı itibariyle ‘Mu’ Hayır anlamına gelse de bu örnekte Evet’i de  Hayır’ı da aşan tarife sığmaz satori’ye, ayrım gözeten zihni bir kenara bıraktığından insanın yaşayabileceği dinsel Hakikat tecrübesine işaret etmektedir,” diyor. [ZC 21] Ancak Mu’nun sırrına ihanet ederken bile Shibayama Roshi okuru tongaya düşürüyor. Eğer “Mu” Evet’i ve Hayır’ı aşıyorsa şüphesiz “her türlü dinsel Hakikat tecrübesini” de aşarak Shibayama’nın ifadesiyle Mu’nun Büyük Kılıcıyla biçtiğimiz Buddhalar ve Pirlerle birlikte canice katledecektir. Ve ayrım gözeten zihni bir kenara bıraktığımızda bile Mumon ve Shibayama Roshi’nin eserleri de dahil olmak üzere gördüğümüz her şeye ayrım gözeten bir bakışla bakmış olmuyor muyuz?

Shibayama bunun üstüne, biz “hem evet hem de hayır kavramlarını aşmayı” kavramsallaştırırken “gerçek Mu’nun ilelebet yitirildiğini” söyler. [ZC 22] Başka bir keşiş de yine Joshu’ya “Köpekte Buda doğası var mı?” diye sormuş. Joshu, “U!” yani “Evet!” diye cevap vermiş. Joshu bir daha düşününce manevi doğruculukta mı karar kılmış acaba? “Mu” sesi hâlen fonda yankılanırken hiç sanmam.

Bu koanda hiç köpeğe rastladınız mı? Rastlarsanız bir kemik verin!

Kedinin Dirilişi

Nansen’in manastırında Doğu Salonu’ndaki keşişler ve Batı Salonu’ndaki keşişler bir kedi hakkında tartışıyormuş. Anlaşmazlığın nedeni tam olarak bilinmiyor. Kim bilir; belki “Kedide Buddha Doğası var mıdır?” diye tartışıyorlardır belki de daha akla yatkın bir biçimde “Farede Buddha doğası var mıdır?” diye tartışıyorlardır. Her neyse; Nansen içeri girip kediyi yakalamış ve “Bir şey söyleyin ki kedinin canını bağışlayayım. Bir şey söyleyemezseniz kediyi öldüreceğim,” demiş. Hiçbiri Nansen’in kendilerinden ne demelerini beklediğini anlayamamış ve o da kediyi oracıkta öldürmüş. Anlaşılan bu keşişler, harekete geçmektense bir kedinin sırtında kaç pirenin dans edebileceğini tartışmakta daha iyilermiş. O akşam Joshu manastıra dönmüş. Nansen, Joshu’yu karşılayıp ona zavallı kedinin (ve hakikatten de zavallı keşişlerin) başına gelenleri anlatmış ve Joshu’ya kediyi kurtarıp kurtaramayacağını sormuş. Joshu terliklerini çıkarıp başının üstüne koymuş ve dönüp gitmiş. Nansen, “Sen orada olsaydın, kedi kurtulmuş olurdu!” demiş.

Joshu’nun davranışı tamamen anlık ve kendiliğinden bir tepki, değil mi? Şimşek gibi çakan Zen zihni, basit mantıksal usa vurmalarla oyalanmamış. Zen’in ta kendisi! Yoksa altta yatan bir mantık mı var? Tersine çevirme mantığı. Eylemeden eylemek. Hiçbir şey demeden bir şey demek. Terliklerin yeri ayaklardan başa taşınmış. Her şey baş aşağı çevrilmiş. Joshu Nansen’i kedinin yerine koyuyor. Nansen’in merhameti nerede? Joshu kendini, kedinin yerine konulmuş Nansen’in yerine koyuyor. Mumon tüm bu ters yüz etmeleri imleyerek şöyle diyor: “Joshu orada olsaydı / Eyleme geçerdi / Alıverdi mi kılıcı elinden / Nansen ondan aman dilerdi.” [ZC 109]

Shibayama keşişlerin bir takım “spekülatif dinî argümanlara” dalmış olabileceğini öne sürüyor. [ZC 110] Günümüzün spekülatif politik argümanlarına benzer bir biçimde ama bugün internet sayesinde doğudan, batıdan ve her yönden politik keşişler bir araya gelip kedileri bir milyon farklı biçimde parçalarına ayırabiliyor. Albert Low ise Nansen’in kediyi öldürmek için kullandığı “prajna kılıcının ikiye değil bire bölen bir kılıç” olduğunu öne sürüyor. [WG 112] Belki de bire de değil de hiçe bölen bir kılıç olduğunu söylemek daha doğru olurdu. Kesiği bozan büyülü bir kılıç!

Kediden ve diğer her şeyden bölünmüşlüğümüzü bozan bir kılıç ağzı.

Anan Bir Bok Çubuğu

“Buddha bir Bok Çubuğu.” “Anan bir Bok Çubuğu.” Çözümü apaçık ortada olan bir koan. Ama Zen asla kolay yoldan gitmemize müsaade etmez. Hadi biraz deşelim.

“Bir keşiş Unmon’a sormuş, ‘Buddha nedir?’ Unmon cevap vermiş, ‘Bok çubuğu!’ (Kan-shiketsu)” (161) Bu meşhur ve merak uyandırıcı bok çubuğunun ne olduğuna ilişkin pek çok teori üretilmiş. Shibayama bunun “eski Çin’de yoldaki dışkıları alıp kenara taşımak için kullanılan bambudan bir gereç,” olduğunu söylüyor. [ZC 161] Demek ki yolda bir dışkıyla karşılaştığımızda onu öldürmek yerine kenara taşıyormuşuz. Çaktınız mı köfteyi? Dört ayak üstünde manda bokuna basmak. Harbi Zen çalışması. Biri bunu yapmalı ve çok azımız böyle bir şeye gönüllü.

Shibayama, “Unmon usta için burada tüm dünya bir bok çubuğundan ibarettir,” der. [ZC 161] Eh, hepimizin boktan günleri olmuştur. Ama hayır, onun kast ettiği “pis ve temiz arasındaki boş ayrıma yer olmadığı”dır. [ZC 161] Ne var ki, ne kadar doğru olursa olsun bu biraz fazla aşikâr bir koan gibi duruyor. Shibayama koanın uyandırma hedefinin, mantıklı ya da ustalıklı bir yanıt verme arayışının altında kalmaması gerektiği konusunda bizi uyarır. Öte yandan, bok çubuğunun göz ardı edilemeyecek başka bir “rolü” daha vardır: “öğrencinin zihnindeki ‘erdemli Buddha, dokunulmaz kutsallık’ gibi olası meşgaleleri kökünden kazımak”. [ZC 162]

Ya ne olacaktı; bok çubuğu, her türlü Kutsal Bok’un dermanı!

Onarılmamışsa Kır Gitsin!

Ve hiçbir şey onarılmış değildir! Meşhur usta Hyakujo bir manastırın başına geçecek keşişi seçecekmiş. Salonun ortasına bir testi koyup keşişlere bunun ne olduğunu sormuş ama “Sakın testi demeyin,” diye de eklemeyi ihmal etmemiş. Keşişlerden açıkgöz olanları kendilerince zekice cevaplar vermişler. Sonra aşçı İsan gelmiş ve testiye bir tekme savurup paramparça etmiş. Bingo! Baş keşiş İsan olmuş. Bu hikâyeden alınacak ders: bir testiyi yok etme arzusu aynı zamanda yaratıcı bir arzudur. Ancak bu gördüğümüz her testiyi tekmeleyerek aydınlanmış bir zihne ulaşabileceğimiz anlamına gelmez. O bir kere yapıldı!

Bu meşhur koanı yorumlayan Shibayama “hakiki Zen maneviyatından kaynaklanan doğal ve serbest akışın, Zen aromasına batırılmış sıra dışı ve alelacayip davranışlarla kesinlikle karıştırılmaması gerektiğini” söyler. (287) “Anarşi soslu” tüm davranışlar için de aynısı geçerli değil mi? Davranışlarımız gerçekte “arkhe”den ne kadar azade acaba? Tepkisel isyanın arkhe’sinden azade mi mesela? Ego istifçiliğinin arkhe’sinden azade mi? Kendini beğenmişlik arkhe’sinden azade mi?

Esas mesele bir testiye tekmeyi basmak değil, benliğin aldatıcı testisini parçalamak.

Saçmalığın Bilgeliği

Şimdi her şey açık seçik anlaşıldı mı? Bir testi çizmeme gerek var mı? Anlaşılmadıysa, müşfik öğretmenlerimizden iki ufak ipucu daha buyurun.

Hui-neng, Zen tarihinin daha başlarında, “esrarengiz” Zen bilmecelerinin çoğunun sırrını cömertçe sunmuştu. Zen zihni temelde eyleme geçmiş bir diyalektiktir, bazı filozofların hakkında sadece yazmakla yetindiği şeyleri kişinin gündelik hayatında kendiliğinden uygular hale gelmesi için zihni eğitmektir. Dikkat ederseniz Hui-neng burada son derece anarşizan, ilkeleri tepetaklak eden bir yöntem öneriyor: “Size ilkeler hakkında sorular sormaya kalktıklarında, oluşu sorarlarsa oluşsuzlukla yanıt verin, oluşsuzluğu sorarlarsa oluşla yanıt verin. Gündelik olanı sorduklarında, kutsalla yanıt verin, kutsalı sormaya kalktıklarında gündelikle yanıt verin. Bu iki yol birbiriyle bağlantılıdır ve bir araya gelerek orta yol ilkesini meydana getirirler.” [SH 72]

Batılı ilk Zen ustası sayabileceğimiz Heraklit de aşağı yukarı aynı şeyi söyler: “Yukarıdaki yol ve aşağıdaki yol bir ve aynıdır.” O zaman bu yollardan birini sorduklarında “diğeriyle” yanıt vermek bunların özdeşliğini ortaya koyacaktır. Hui-neng olsa orta yolu sorduklarında da en aşırı uçla yanıt verin diyebilirdi. Yani saçmalığın ardında yatan anlam kısmen burada saklı diyebiliriz. Ancak ne kadar cömert ve müşfik olursa olsun Hui-neng bile bu kadarını ifşa etmezdi. Menüleri bedava dağıtsa da yemekleri bedava vermiyordu. Zira nasıl işlediğini tarif etmekle işlemesini sağlayan bilincin kendiliğindenliğinin dizginlerini salıvermek aynı şey değildir. Kendi kendiliğindenliğimizi sebatla ortaya çıkarmak ne olursa olsun bize kalmış bir iş.

Faydalı bir diğer ipucu da günümüz Zen ustalarından Thich Nhat Hanh’dan geliyor. Hanh, “koanın yanıtının izdeşin yaşamında saklı olduğunu” söylüyor. [ZK 57]. Koan, öğrencinin tahmin etmesi gereken tek bir doğru cevabı olan bir bilmece ya da bulmaca değildir. Koan bilincin belli bir halini (ya da belki de halsizliğini) açığa çıkartmayı ya da kışkırtmayı amaçlar. Bu nedenle görünüşte birbirinin aynı gibi duran iki cevaptan biri gayet yerinde sayılırken diğeri büsbütün yanlış sayılıp enseye atılacak müşfik bir tokadın sebebi olabilir. Koan bir test sorusu değildir (zihindeki boşlukları doldurun?), bir uyanış fırsatıdır. Bazen uykucu cevap vermez ve üstüne bir kova soğuk su boca etmek gerekebilir.

Koan uyanış çağrısıdır. Uyanın ve yaşayın!

IV. Son Sözler

Klasik Budist metinlerin ve Zen metinlerinin çoğunda açılış ve kapanış sözcüklerine bakmak çok büyük önem taşır. Başta genellikle önemsiz görünen kısımlar (ithaf, hitap gibi) tüm eser içerisindeki en kritik mesajları barındırmaktadır. Hakuin Zen 101 kursunu iki uyarıyla bitirir. İlkinde tevazuuyla öğrencilerinden “ihtiyar bir adamın aptalca dırdırlarına kulak asmamalarını” rica eder. Sonra da onlara “kendilerine iyi bakmalarını” tavsiye eder. Böylece Hakuin her zamanki odaklanmış ve tetikte farkındalığıyla Budizm ve Zen’in yok-özünü bir kez daha sunarak eserini bitirir: bağlanmama ve merhamet. [ET 103]

Öyleyse hadi gidin de bir kaç Buddha öldürün ve gününüz gerçekten çok çok güzel geçsin!

Kaynakça

  • Dogen,“Actualizing the Fundamental Point” [The Genjo Koan] in Kazuaki Tanahashi, Enlightenment Unfolds: The Essential of Zen Master Dogon (Boston ve Londra: Shambhala, 1999), syf. 35–39. [GK]
  • Hakuin, The Essential Teachings of Zen Master Hakuin: A Translation of the Sokko-roku Kaien-fusetsu, çeviri Norman Waddell (Boston ve Londra: Shambhala, 1994). [ET]
  • Hakuin, “Song of Meditation”, kaynak; D.T. Suzuki, Manual of Zen Buddhism (New York: Grove Press, 1960). [MZ]
  • Hakuin, “Zazen Wasan” (“Song of Zazen”), çeviri Rochester Zen Center (Rochester, NY: The Rochester Zen Center, N.D.) www.digitalzendo.com [ZW]
  • “Heart Sutra”, kaynak Buddhist Wisdom: Containing The Diamond Sutra and the Heart Sutra, çeviri ve tefsir Edward Conze (New York: Vintage Books, 2001). [HS]
  • Hui-neng, The Sutra of Hui-neng, Grand Master of Zen, With Hui-neng’s Commentary on the Diamond Sutra, çeviri Thomas Cleary (Boston ve Londra: Shambhala, 1998). [SH]
  • Joshu, The Recorded Sayings of Zen Master Joshu, çeviri James Green (Boston: Shambhala, 1998). [RS]
  • Lin-chi, The Zen Teachings of Master Lin-Chi: A Translation of the Lin-Chi Lu çeviri Burton Watson. (Boston ve Londra: Shambhala, 1993). [ZT]
  • Low, Albert, The World: A Gateway: Commentaries on the Mumonkan (Boston, Rutland VT, ve Tokyo: Charles E. Tuttle, Inc., 1995. [WG]
  • Nhat Hanh, Thich, Zen Keys (New York: Doubleday, 1995). [ZK]
  • Snyder, Gary, “On the Path, Off the Trail” kaynak Practice of the Wild (San Francisco: North Point Press, 1990). [PW]

Max Caffard
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Yazıyı Paylaşın