Yüce Pan Yaşıyor

Sudan çıkmıştık. Köklerimiz sudaydı, suya kök salınabilirse tabi. Toprakta yaşadık, toprak bizi kabul eden evimizdi. Rüzgâr hep ordaydı, bitmeyen bir ıslık çaldı. Ateşse onu bulmamızı bekledi.

Tüm bu gelişme ve uygarlık masalından önce de pek çok güzel masalımız vardı. Ağaçların arasında orman perileri koşardı. Onların peşi sıra, tarlakuşlarından tatlı sesi, güneşli bir çayır gibi yüzü, çatal toynakları ve kıvrık boynuzlarıyla çılgın bir tanrı…

Gel, dalga dalga akarak, rüyanın ve neşenin esrik dilini öğrenmeye sen de! Giysilerinden vazgeç toprak rengi derin için. Yüzünden de vazgeç. Sözünden de, değersiz bilginden de. Sesini ceylanlara kaptıracaksın. Duymak için susmak gerek. Dinle!

Rüzgârın peşine düşen delikanlılar, genç kızlar gelecek kadim ihtiyarlar; ormanlarınıza, dağlarınıza, soğuk kıraç topraklarınıza. Bekleyin. Çam kozalakları alev almaya görsün, yangın saracak tüm ağaçları, yankılanan vadinin bu zümrüt yeşilini. Kelebekler düşlerini fısıldayacak geceye. Mahşerin atlıları alevden nal izleri bırakacak göğün yüzünde. Yırtılacak perde.

Seyrek, beyaz sakallarınızı sıvazlayın, mezara yakın gözleriniz çılgınlıkla ışıldasın. Oğulların, kızların evlerini terk edip çöle düşün. Kurumuş, yalnız bir meşenin kovuğunda geçirin geceyi. Nineler çarpık ayaklarınız hışırdatsın dökülen yaprakları çimende. Ağustosböcekleri bağırın ulan, kim tutar sizi; deli dolu, neşeli çalın gitarlarınızı, ilkel, tek telli, unutulmuş çalgılarınızı.

O ormanlarda yılanlar, kurbağalar, bir zamanlar parslar; o köknarın tepesindeki uğursuz baykuş öt tabii sen de, gözlerinle del karanlıkta gizlenmeye çalışan korkak yüreklerimizi; tavşanlar gibi telaşlı, ürkek, biçare.

O çölde akrep, kertenkele ve aşsız hem aşksız millerce uçan alakarga, savrulan köksüz çalıyım ben, gözleri büyüleyip renklere dans ettiren üzerlik otu. O vadide leşlerimiz paramparça, kalbimizi didikliyor akkuyruklu bir doğan. O kayalarda bir dağ keçisi sekiyor yukarıya, hep yukarıya, sanki zirveye vardığında devam edebilecekmiş gibi, bir sıçrayışta güneşe ulaşabilecekmiş gibi. O güneş yakmaz mı onu? Yakmaz elbette. Kendi oğullarını, kızlarını yakmaz elbette. Kaktüs ruhlu dervişlere besin olur alevi, ışığı.

O kaktüslerin bazıları… O yaşlıların bazıları…

“Yeniden yaşayacağız” diye çığlık atıp ateşin çevresinde topal çakal gibi zıplayanları; o nemli, çürük kokan bataklıkta güzelavratotları toplayıp ağılarla oynaşan kambur, minik ihtiyarları unutmamalı.

Bekleyin ihtiyarlar. Saçımıza aklar düşürmeye, şehirli ellerimizi siğilli, nasırlı ellerinize sürüp inayet dilenmeye geleceğiz size. Gözlerimizden yaş akıtıp cadı kazanlarınıza kan, çamur, balgam tüküreceğiz. Kötüyüz vallahi, en az sizin kadar kötüyüz. Gerektiğinde sağlam dövüşürüz; şeytanlar kaçıramaz bizi, vız gelir ölülerin ruhu.

Öldük biz, yeniden dirildik. Buraya, bu hür ormana kuşların kayıp dilinde, sürgündeki kraldan zafer türküleri söylemeye geldik. Çamların, meşelerin arasındaki dipsiz kuyulara bağırmaya geldik. Dalgalansın suda sesimiz.

YÜCE PAN YAŞIYOR!

Duyun! Duyun!

Yalnız bu ormanda, dağda, çölde, vadide değil. Bizimle, kara yılışık kentlerde, milyon gözlü caddelerde. Tüm kulaklar duyulmadık, tiz bir frekansla sarsılacak. Kesif bir koku… Islak yerlerde toynak izleri…

Dürtüyor bizi sevgilini boynuzları. Yıkalım, yakalım, sarhoş olalım. Geliyoruz, ihtiyarlar. Hüzünlü gözleriniz, taze bakışlarımıza karışsın.

Duyun! Bağırın!

YÜCE PAN YAŞIYOR!

Ceylanın gözündeki acıyı görüp de dağlarda peşine düşenler. Küstahça güzelliğe ibadet edenler. Düşlerinde uyandıklarını görenler. Siz konuşun şimdi. O esrarlı, puslu tepelerde siz koşun.

Âşıklar, asiler, deliler. Cennete kabul edilmeyeceğini bilenler. Cehenneme de almazlar sizi. Defolun gidin siz, uzak durun bu sığ sulardan. Sizin yeriniz abistir, derindeki basınç ciğerlerinizi sevinçle şişirir.

Bataklık çiçeklerisiniz siz; alımlı, zehirli. Sapkın, heretiksiniz. Allah’la seviştiniz, İblis’le kardeşlik ettiniz. Kanınız ateştir sizin.

Rüyalarını yorumladığınız insanlara birer kader çizdiniz. Düz çizgilerden, doğrusal ışınlardan aşırıp ara sıra bebeklerin avucuna girift nakışlar işlediniz.

O bebekler yeryüzünün “günahkârları”, inançsızları, taş üstünde taş koymayanlarıdır. Çingene çalgıcıları, çölde ayakları kızgın kumda süzülen bedevi atlıları, zevkin ve neşenin tanrılarıdır onlar. Sizin oğullarınız, kızlarınız; bizim güzel kız ve oğlan kardeşlerimiz…

Cadıların nefesi kulağına üflenmişleriz biz. Yolları, mesafeleri gösteren haritaları kaybettik. Rehberleri bataklıkta terk ettik. Leş kuşları bile yemesin cesetlerini. Koksunlar, çürüsünler, petrol olsunlar. Rafinerileri imha ettik, yansınlar. Düşler gösteren haritalar çiziyoruz biz, suya yazılan duaları okuyoruz.

Savaş boyalarımızı sürdük; ok sadaklarımız, baltalarımız, yılkı atlarımız hazır. Gökyüzünden yıldız toplamaya geliyoruz. Defolun gidin siz totaliter kâbusların uzanamadığı yerlere. Peşinizdeyiz, nereye giderseniz oraya süreceğiz atlarımızı.

İnan Mayıs Aru

(Underground Poetix Cilt 2’de yayınlanmıştır)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir