Yaban Diyarlar Gezmeni

Yaşlı şehrin sokaklarını adımlıyorum. Yer gri, gök gri. Düşlerimin akışı gibi… Renkli bir atlastı düşler, üryan çocuklar koşarken bu yokuşları. Şimdiyse daha iyi tanıyorum bu sokakları. Çok yürüdük birlikte. Alınmadılar hiç tabanlarım çiğnerken onları. Taştan yapılar, alınmazlar. Bizlerse camdanız. Etten, kemikten ve de camdan. Kırılgan! Candan!

Bu sokaklar da efsunlu bizim gibi. Her bir adımda daha da benziyoruz birbirimize; her adımda daha da hapsoluyoruz kendi iç küremize. Gelip çıkaracak birini arıyor bakışlarımız. Yok öyle biri! Kendi adımlarınla terk edebilirsin kendini; o da anca belki… Şeyh Nimetullah Veli’nin dediği gibi: bir adım at kendinin dışına, bütün yol o bir tek adımda!

Pek yakında terk ediyorum bu kenti; kendimi, akışı değişmiş düşleri, olası sevgileri. Yeni kentlere, benlere, düşlere, olası sevgilere Mİ? Yok, yok, aya doğru iz sürmeli. Düşler ayın karasına varasıya, yelken açmalı geceye. Rüzgâr uğultusu, motor gürültüsü arasında adım sesleri. Usul, gürültüsüz, adım sessizleri. Yok ki aydınlık bir yüz. Ayın tamamı karanlıktır uzayın boşluğunda. Işımaz ay, bu sokaklar da öyle. Yüreğimden geliyor ışık, istersen takip et beni. Sakın güvenme ama ışığım nerede söner bilinmez, nerede terk ederim kendimi…

Geceyi tanı, sen gecesin. Karanlığı tanı. Bırak tatlı hülyaları bir yana; bırak dostları, yoldaşları, yolu. Yalnızsın. Sen yaratacaksın yürüyeceğin yolu, seni yaratan olmadı ki. Doğmadın, ölmeyeceksin. Kurtar kendini bu ölümsüzlükten. Ölmeyi öğrenmek, kendini var etmektir. Tek yol var kendine giden. Her yol sana gider. Tek yol var kendine giden. Yürü o yolda. Gecede.

Takip etme beni, düş yakamdan. Ben dibine vuracağım gecenin. Mağarama gidiyorum. Sen gelme oraya, gelemezsin. Kapıda beklemek neye yarar, kapı falan da yok ya! Mağaranın ağzında otur istersen. Yedi yıl otursan, bir kolunu da kessen ne fayda? Hoş geldin, seni bekliyordum ben de… ama yok sana sunabileceğim bir öğretim.

Ölü doğmuştur her öğreti ve ben mezarlık bekçiliği yapmaktan vazgeçtim. Çekilmez oldu zombiler ve hortlaklar. Kapıyı üstlerine kapayıp çıktım, kendi başlarına hepsi şimdi.

Bense gecenin yüreğine, bir gece bekçisinin peşinde… Onu arıyorum bu sokaklarda ya, vazgeçmiştir bekçilikten o da belki. Çekilir iş değil bir şeyleri beklemek. İnsan bekleyerek bir yere varamaz ki. Gel ya da git. Geleyim ya da gideyim. Ben buraya ait değilim. Hiçbir yere, hiç kimseye ait değil! Yok, yok, iyisi mi ben gideyim. Gideyim ya, bekleyip durmak niye? Hiçbir zaman geleceği yok bekçinin. Ne yani, çıkıp karşıma “Geldim işte, Karşındayım; etten, kemikten ve de efsundan” mı diyecek? Belki o bekleyiş anlamlı olan. Gelse her şey bitecek. İşte tam da bu yüzden gitmeli. Adım sesleri duyuyorum bak! Geliyor işte, şu köşede bir karaltı… Yok, yok, bekleyemem ben daha fazla. En iyisi gideyim. Geliyor; etten, kemikten ve de efsundan. Söyleyin ona, takip etmesin beni. Ya da etsin isterse, ben bende değilim ki!

Gece akıyor. Bir köşe başında bir çöp tenekesi. Kara kediler, ak kediler, sarman kediler. Bir de mavi bakışlı gri bir kedi aralarında. Rızkını arıyor belli. Ürkütmemeye çalışarak geçiyorum yanlarından. Yine de kaçışıp inşaata giriyorlar. Karanlıkta gözler… Camdan… Kırılgan… Bir ürperti!

Üşüyorum. Rüzgârı karşıma almış yürüyorum. Üşümeyi seviyorum. Bilinci açık tutuyor. Uyumuyor insan. Kargaları duyuyorum, bacadan tüten dumanı kokluyorum. Yürüyorum. Yalnız. Bir başıma. Öyle miyim sahiden? İki çift kedi patisi yok mu ardımda? Dönüp bakmıyorum. Korkuyorum.

Piyona’ya gidiyorum ben. Sen bilmezsin orayı. Ben de bilmem aslında. Bir dağ olmalı Piyona. Ya da yitik bir şehir. Birileri gitmiş olmalı oraya. Oysa şimdi kimse yaşamıyor Piyona’da. Benim de yaşamaya niyetim yok. Oyunlar oynayacağım ve öleceğim sonra. Her oyuncu ölmek zorunda! Ölmek içinse doğmuş olmalı. İşte oyunun temel kuralı! Sonrası her oyuncu için farklı. Kaybedersin ya da kazanırsın ama sonuçta bir şey değişmez, korkma! Ya da kork, esas bundan korkmalı insan.

Hangi sokaktan yürümeli şimdi? Nereye çıkıyor bu yollar? Bir yere çıktıkları da yok aslında, çıkmaları gerekmez. Yolcu için yol kendine gidiştir. Yürümek, ha o yolda, ha bu yolda… Bir gece bekçisini ararsın, mavi bakışlı gri kedilerden kaçarsın. Bir yere gittiğin falan yok aslında. Her şey oluştan ibaret, geriye kalansa müzik.

Gecenin müziğini dinliyorum. Ben bu ritmi biliyorum. Yağmurun teneke çatılardaki tıkırtısını, miyavlamaları, havlamaları, şarapçı kavgalarını, kayıp oğlanın inlemelerini, gizli bir mezhebin sapkın yakarılarını tanıyorum. Tüm bunlar dışımda olduğu kadar içimde de. O yağmur damlası benim. Annem babam nerede? Ağlayan çocuk benim. Şu duayı dinle sevgili tanrım, en az OM’lar kadar derin, kutsaldır Elhamdülillah değin:

Ben gecenin yankesicisiyim. Yıldız topluyorum gökyüzünüzden, ışığımı yitirmemek için. Sizinse ihtiyacınız kalmamış yıldızlara. Unuttunuz parıltıyı. “Oysa şu kirden tenimiz değiliz biz, içerilerde bir yerlerde altından günçiçekleriyiz hepimiz.” Yakın öyleyse günçiçeği tarlalarını, ışısın yeryüzü. Yanın günçiçekleri; tılsımlı başaklarınız serpilip büyüyecek kavruldukça.

Yürüyorum gecenin koynuna. Gece alımlı bir sevgili, çağırıyor beni. Saçını yıkamış, tenine ıtırlar sürmüş, davet ediyor kara yarığına. Dilenciler, sokak çocukları, cankiler iyi bilir o yarığın derinlikerini. Devingen, on bin türün anası, şeytanın arka bahçesi. O yarığa bırakır tüm elem tohumlarını. Karanlık döller sevgilim geceyi.

Sokaklar sıcak. Kaldırımlar düşenlerin kanıyla ıslanmış, koyu, kirli. İmdat çağrıları, haykırışlar… Mühim değil sandık. Hoyrat şehirle kavga dövüşte kovulmuş meleklerdi her biri. Saf alevden olma bitirim çocuklar. Gözden uzaktılar. Ölümcül kara günahtılar. Kaybolmuş damarlarda asi yangındılar. Ve peygamberler bıçakladı çocukları, esrar içip seviştikleri için “future”suzca.

İrem bahçesinde de öyle yapmaz mıydık? Eski günlerde… Baba gururlu, günahkâr evlatlarını kovmadan önce. Şimdi yere yığılmış soluyorlar, gecenin “rahman ve rahim” koynunda. Bizse dönüp bakmadık bile. Ailelerimiz vardı. Gülümseyince dişlerimiz bembeyaz parlardı.

Akan kanları ile boyadı onlar rengi gitmiş yüzlerini. Aşk namazı için son abdestlerini yine kanları ile aldılar. Savaş çığlıkları atmadılar, göğe yakardılar:

“Affet onları, affet! Melik tavus da ne yaptıysa sana aşkından yapmadı mı? Dert etme bizi. Biz mutlaka geri dönenleriz, sana ulaşanlarız. Dönüyoruz işte yine yuvaya. Biz senin yaramaz çocukların, ele avuca sığmayanlar, biraz şeytan tohumu saçtık dünyaya. Geliyoruz, ateşinde yanmaya…”

Ve böyle verdiler son nefeslerini izbe bir kuytuda. Kimse duymadı. Sinemalarımız, televizyonlarımız vardı. Çocuklarımız emaili bir kuş sanırdı.

Onlarınsa son sevişmelerinin meyveleri, iblisin piç dölleri, yürüyorlar yeryüzünde neşe içinde. Bir yarıları karanlık, bir yarıları aydınlık içinde. Babaları gibi serseri, imanlı, yürekli… Peri anaları gibi güzeller güzeli… Geliyorlar ateşle ve kanla. Geç kalındı, açılmalıydı, sonsuzluk kapıları. Geliyorlar düşle ve öfkeyle. Başınıza yıkacaklar dünyayı.

Benim de içimde o karanlık. Kaç zamandır yürüyorum bu yollarda; gözlerim kanla dolu, ruhum yorgun. Bu gece mi başladı, asırlar mı oldu bilmiyorum. Yok, çok oldu kendimi terk edeli. Çok seviştik bu doyumsuz kara fahişeyle. Ruhum, benim döllerim ve onun gelişleriyle dolu. Boğuluyorum bu kara yarığın içinde. Yanıyorum sevişmelerimde. Yanıyorum her sabah küllerimden doğmak üzere. “Ateşi bilmek için ateş oluyorum…” ben de.

Bilinmeze yol alıyorum. Yalnızım şimdi, bomboş sokaklarda. Hırsızlar var bu sokaklarda, biliyorum. Onları görmüyorum ama gökyüzünden yıldız toplayan hırsızlar var, biliyorum! Peki, nerede gece bekçisi? Durdurmayacak mı bu çeteyi? Onu arıyorum. O beni aramıyor mu? Ah, peşimdeki patiler… Mavi, camdan gözler… Korkmam gerekmez mi?

Yağmur hızlandı. Kaçmalı ya da tadını çıkarmalı. Bir dam altına saklanmalı. Çünkü durduramazsın yağmuru gökyüzü tükeninceye. Bir inşaata giriyorum sıkıntıyla. Bir duvarın dibine çöküyorum. Küller var yerde. Az ilerideki çöp tenekesinin yanında şarap şişeleri çarpıyor göze. Bu akşam burada sapkın bir ayin vardı. İnşaat falan değil burası, yitik bir tekke. Hani canlar nerede? Kapı yok, dam yok… Tılsımlar nerede? Büyülü ruhlar, esrik yakarılar… Küçük kara tekkede gri mırıltılar… Bir çift cam… Donuk… Karşımda bana bakan… Ağlıyorum. Hıçkırıklar boğuyor sesimi. Hırıltılar… Mırıltılar… Mışıltılar…

Bir dağ var, ona tırmanıyorum. Sabırla, acıyla dağa tırmanıyorum. Ve tam zirveye varmışken bir dalga geliyor yukarı, yutuyor beni. Zihnimde bir şimşek… “Zirveye vardığında devam et tırmanmaya…”

Gözlerimi bir inşaatın sarhoş bedeninde açıyorum. Bu düşü ben bu gece mi gördüm? Yoksa çocuk muydum daha? Üryan mı gezerdim bu sokaklarda? Ne zaman uyandım, neden uyandım ben sonra?

Beni uyandıranı görüyorum. Mavi bakışlı gri bir kedi dikiliyor yanı başımda. Yanaklarımda ılık yalayışların hissi. Ta içime bakıyor bekçi. Ne varsa orada görüyor. Umutlarımı, korkularımı, korkuluklarımı, yolculuklarımı, düşlerimi, geceyi ve tüm kaçıklığı. Dayanamıyorum bu bakışlara. Boşanıyorum. Yağıyorum.

Bekçim yürüyor. Ben de kalkıp peşinden yürüyorum. Ayaklarını görüyorum, başı yukarılarda. Telaşlı, yalpalayarak gidiyor. Sanki birinden kaçıyor… Sanki birini arıyor… Gerinip miyavlıyorum. Geride bir yangın başlıyor. Bir mabet daha kül oluyor. Bir şehir yanıp tutuşuyor…

Benliğimdeki karanlığı disiplin etmedim hiç. Kimi zaman o benim peşimdeydi, kimi ben peşinden gittim onun. Şu an bu sokaklarda artık ne ben onu izliyorum ne de o beni. Kol kola yürüyoruz. Yan yana. Yana yana…

Evet, ben kundakladım o tekkeyi. Onun bedeninde konakladım çünkü. Dayanamazdı düşlerime. Dayanamadım düşüşlere. Ve dönüp sordum karanlığa: “Söyle şehirleri terk edenler nereye gider?”

Ve ışık olsun, dedi karanlık. Karanlığın içinde bir ışık oldu. Minik fosforlu bir peri, bir ateş böceği ışığın içinde ses oldu:

Güney yıldızları parlıyor mu gecede? Hülyalı ışıklar dökülüyor mu balkonlara, pencerelere? Şimşek şimşek Zen zihninde. Ne can kalmış, ne ten. Uykularından uyanan duvarlar dans etmeye başlayınca yılışık kara kentlerde ve binalar kalçalarını sallayınca ve alevler sarınca şehri… Nereden geldiyseniz oraya gidin, lan! Dönme vaktidir ağaçların yüreğine!

Çıplak güneşte, nehirden su içmek gerek bize. Çiçeği görme vakti şimdi. Ömrünün en saydam belirsizliğinde, sevişmeli Doğada gökyüzü ile… Tüm yapılar yıkılırken, höyükleri terk etmeli. Çılgınca bir ateş içimizde, “öldük ve yaşıyoruz” demeli.

Hoşça kalın tavanı yıldızsız yataklar, düşsüz uykular, soğuk yuvalar. Çelik patlayacak, taş un ufak olacak. Ne kapı kalacak, ne pencere. Ve ben gidiyor olacağım sonsuz çayırlarda dalga dalga akarak, rüyanın ve neşenin esrik dilini öğrenmeye.

İnan Mayıs Aru

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir