Özlem

bulut gibiyim
düşler bile uzanamaz kanatlarımın gizine
kaybettiklerimi bulur gibiyim
ve şüphesiz yine
bir çift efsunlu gözün esiriyim

kronik uykusuzluk benimki
gözlerim açık, düşler görmeye mahkum edildim
ve bir çift uykusuz kanatla
sabah ağarırken Kızıldeniz’i aşmak üzereyim
sevgilim, çöllerinde gündüz üşüyüp gece seviştiğim
ölümsüzlük arayışında, ölüler sofrasında
çevremde rakkaseler ve ateş yutan adamlar
şahın tertip ettiği havai fişek gösterisi sürerken
eğlencemiz için boğuşan insan azmanları
ve şark illerinden getirilen cümle acayip yaratık
sekiz diyardan yetmiş iki milletten sihirbazların madrabazların ve
ağzımızı açık bırakıp küçük dilimizi yutturan büyücülerin en hünerlileri
kafam çatlayacak gibi
aklımı bu uzak diyarlara süren şarap kadehim mi
sen benim ayım mıydın günüm müydün
sahi sen neydin sevdiğim
gözlerinde üçleri kırkları yedileri
ve Allah tealla’nın devingen, kalıba girmeyen,
orada ve burada hem her yerde olan ve
yaratan on bin türün anası
güllerin en alımlısı -en dikenlisidir de sakın ha!-
ve en tatlısı gamzelerin
rahman ve rahim hakkın ol bedenini yudum yudum içtiğim
sen benim ateşim
yakan beni alev alev ve küllerimden yeniden doğuran acımadan
ve korun içine yüreğimin en hassas yerini koyup da
gözlerimi inci inci akıtan
üzerime yalazdan iğneler oklar yağdıran
yanmış bedenimin közünden olma hindu patikasında
yeni bedenimi yürütüp de tabanlarımı dağlayan
ve bir köşede yüzünde minik bir tebessüm
tüm bunları bir guru edasıyla seyrededuran
ateşin olmasa ben nasıl pişerdim

ve nasıl aşardım Kaf dağının ardına Zümrüdü Anka kanadın olmasa
bir ejder varmış orada diye duyup
at binip kılıç kuşanıp bir başıma cenge dalıp
o ejderin yüreğini sökmeye
o alı al moru mor ve gökkuşağının en güzel renklerini
ve senin de pek sevdiğin maviyi
hem her tonunda yansıtan ve kendine yansıyan yüreği
kendi yüreğim bilmeye nasıl cesaret ederdim

engin gökyüzünden ve yerin derinliklerinden
karanlık mağaralardan, türlü iblislerin cirit atıp
400 metre engelli koştuğu ve şeytanın bu maskaralık
karşısında coştuğu, kaynaklardan akıp ağılardan süzülüp
volkanlarla oynaşıp doruklardan yeryüzüne akmaya
ademoğluna günahın meyvesini bilmem kaç yüz milyonuncu kez
sunmaya geldiği cehennemin en kuytusundan gelen
sesin beni böyle titretmeseydi

“biz seni ateşten yarattık ateşe dönesin diye
alevler çıktığında karşına
nereye gittiğinden asla emin olmasan da
senin olduğunu bildiğin yolun kızıl odla kesildiğinde
durma at kendini içine
seni kanımızın en koyu damlasından yaratmadık mı
öyleyse bu korkmak niye?”
diyen sesin olmasaydı

ey sevgili
dudaklarımı dudaklarına koyup da beni mecnun gibi
yıllarca çölde gezdirdikten sonra susuzluğumu gideren
dilin olmasaydı
üzümleri incirleri görmez de gözlerim mor meme uçların
olmasaydı
ve geçtim Müslüman’ın cennetinden Ezidi’nin ışığından
Buddha’nın Nirvana’sından ve çağımızın saf yürekli iyi niyetli
ışık saçmaya çalışan budala dervişinin uygarlık ve gelişme
masalından ve başka varsa – ki daha milyonlarcasını
biliyorum – onlardan da
ama yüreklerimiz birlikteyken bedenlerimiz de buluşunca
içine mavi bir sel gibi aktığım haz bahçen olmasa
ben böyle bulut gibi olmasam
ve maalesef yine bir çift efsunlu gözün esiri olmasam
ve düşsek düşlerin en güzeline
sen ben ikimizin içinde ikimizden de öte olan, bir de
onunla didişip duran ama birbirlerine kardeş gibi
kardeşten de öte yar gibi bağlı olan benim de pek
sevdiğim dostumuz şeytan, varsa başka gelmek isteyen
soframız açık buyursun buyuran
böyle kalsak işte
gökyüzünde asılı
rüzgâr falan olmadan

İnan Mayıs Aru

Yazıyı Paylaşın