Mekânda Hareketin Özgür Kılınması

IMG_20141202_132130

Zaman bir ölçü sistemidir yani bir kural koyan, bir otoritedir. Pek çok ayaklanma sırasında saatlerin parçalanması ve takvimlerin yakılması boş yere değildir. Ayaklanmacılar bu aletlerin de krallar, başkanlar, polisler ve askerler gibi isyan ettikleri otoriteyi temsil ettiğinin yarı-bilinçli de olsa farkındadır. Ama yeni saatler ve takvimlerin yapılması çok uzun sürmemiştir çünkü zaman mefhumu ayaklanmacıların zihnine hâlâ hükmetmektedir.

Zaman, kontrol etmek ve sosyal bir bağlama tabi kılmak için mekân boyu hareketi ölçmeye yarayan sosyal bir yapıdır. İster güneşin, ayın, yıldızların ve gökteki gezegenlerin hareketi olsun, ister dolaştıkları yerlerdeki bireylerin hareketi olsun isterse de günler, haftalar, aylar ve yıllar diye bildiğimiz düzenlerin etrafında gelişen olayların hareketi olsun zaman bu devinimlerin sosyal çıkara tabi kılınmasının aracıdır. Bireylerin sosyal bağlamdan özgürleşmeleri, kendi yaşamlarının bilinçli, özerk yaratıcıları olabilmeleri için zamanın yıkımı zorunludur.

Eğer kişi günlük yaşamında zamanın egemenliğine karşı ayaklanmıyorsa zamana karşı ayaklanma hiç bir anlam ifade etmez. Bu, kişinin bulunduğu  mekânlardaki hareket etme biçimlerinin dönüşümü için bir çağrıdır. Zaman, “zorunlu” varış yerleri, programlar ve randevular aracılığıyla mekân içindeki hareketimize hükmeder. Zamanı sosyal kontrolün bir parçası olarak üreten sosyal bağlam varolmaya devam ettiği sürece hayatımızdan varış yerlerini, programları, randevuları çıkarabileceğimiz şüphelidir. Ama bu etkileşim biçimlerinin kişinin mekânda hareketini nasıl etkilediğinin incelenmesi kişinin daha bilinçli bir devinim yaratmasına yardımcı olabilir. Bir yere (varış noktasına) ulaşmak zorunda olmanın en dikkat çekici yanı, özellikle de kişi belirli bir zamanda (program/randevu) orada olmak zorundaysa kişinin içinde hareket ettiği yerin farkında olmamasıdır. Varış yeri ve program yolculuktan önce geldiği ve onu belirlediği için bu şekilde bir devinim kişinin hiçbir şey yaratmadığı bir çeşit uyurgezerliğe benzer. Kişi sadece yakın çevresindeki şeylerin ve bunların kendisini gideceği yere ulaşmasında gerekli en düşük seviyede nasıl etkileyeceğinin farkındadır. Kişinin içinden geçeceği pek çok ortamın, özellikle de kentsel düzlemdeyse, huzursuz edici derecede çirkin olabileceğini ve bunun böylesi bir fakında olmayışı estetik olarak cazip kılacağını inkar etmiyorum ama bu farkındalık eksikliği kişinin aksi takdirde  oluşturulabilecek olan pek çok altüst etme ve oynama imkanını da kaçırmasına neden olmaktadır.

Kişinin mekânda hareketini altüst etmek, bunu zamanın esaretinden kurtarıp kişiye ait kılmak, bu hareketi kendini taşımaktan ziyade göçebe bir devinim olarak oluşturma meselesidir. Göçebe devinim kişiye yolculuğun esas kısmını oluşturan arazinin oyuncul (bir o kadar da ciddi) bir keşfi için olanak sağlar. Gezgin geçtiği yerlerle etkileşimde bulunur, bilinçli olarak onları değiştirir ve onlar tarafından değiştirilir. Varış noktası, varsa bile, çok az önem taşır, ne de olsa o da kişinin geçip gittiği bir yer olacaktır. Mekân içinde bu şekilde hareket etmek kişinin genel pratiği haline geldikçe varış noktalarına, randevulara, programlara ve devinimlerimizde zamanın hükmünü dayatan diğer zincirlere daha az bağımlı olmasını sağlayarak  kişinin idrakini artırabilir. Mevcut zamanın hüküm sürdüğü bağlamda bu göçebe aklın pekiştirilmesi, kısmen de zamanı altüst ederek ya da kişinin aylak gezintilerini arttıracak şekilde onu kendi aleyhine kullanarak zamanla oyun oynayacak yollar geliştirmekten geçer.

Bilinçli olarak kendi zamanımızı yarattığımızda, hayatı yaşamanın radikal biçimde değişik bir yolu ortaya çıkar. Zaman egemenliği dahilinde geliştirilmiş dilin sınırları yüzünden bu yaşam deneyimi de genelde zamansal ifadelerle anlatılır ama “Hood Tepesi’ne tırmandığım zaman…” dediğimizde kullandığımız gibi öznel bir zaman kullanarak. Ama ben buna öznel “zaman” dememeyi yeğlerim çünkü bu, sosyal zamanla aynı amaçları paylaşmaz. Ben buna “göçebe deneyim” demeyi yeğlerim. Göçebe deneyimde  zirveler, vadiler ve ovalar istikrarlı, ölçülebilir döngüler içinde yaratılmaz. Onlar bir anı sonsuzluk ve sonraki bir kaç haftayı ise bir göz açıp kapayış kılan tutkulu etkileşimlerdir. Bu tutkulu yolculukta güneş gene doğar ve batar, ay gene dolar ve eksilir, bitkiler gene çiçeklenir, meyve verir ve solarlar, ama ölçülebilir döngüler olarak değil. Aksine, kişi bu olayları kendi tutkulu ve yaratıcı etkileşimleri olarak yaşar. Kişinin mekânda hareketini belirleyecek bir varış noktası olmadan lineer zaman da anlamını yitirir. Göçebe deneyim zaman dışıdır, mistik bir biçimde değil, zamanın mekân içinde hareketin mistifikasyonu olduğunun ve tüm mistifikasyonlar gibi kendimizi yaratma yeteneğimizi gasp ettiğinin bilinciyle.

Mekân içinde hareketimizde, içinden geçtiğimiz yerlerle etkileşimlerimizde bilinçli, oyuncul, keşifsel bir yaratım – tıpkı olayları ve bunlara ait bir dili yaratmak gibi – zamana karşı ayaklanmanın zorunlu pratiğidir. Hayatlarımızı yaşarken kendimizi bu tarz göçebe yaratıcılara dönüştürene dek, parçalanan her saat ve yakılan her takvimin yerine hemen yenisi koyulacaktır çünkü zaman yaşam biçimimiz üzerinde egemenliğini sürdürecektir.

Feral Faun

Çeviri: İnan Mayıs Aru

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir