Maya

waking life wiley floats-1

Richard Linklater’ın 2002’de çektiği ve rüyalar ve rüyanın içinde uyanarak rüyayı nasıl kontrol edebileceğimizin anlatıldığı “Hayata Uyanmak” (Waking Life) filminin giriş sahnesinde kahramanımız Wiley evinin bahçesinde küçük bir kız çocuğuyla birlikte bir origami kağıt falı oyunu oynamaktadır ve kağıtta şu yazıyı görürüz: Rüya kaderdir. Wiley sonra bir arabaya doğru yürür, arabanın kapısını tutar ve havaya doğru yükselmeye başlar.

Hayata Uyanmak Mahayana Budizmi’nden Taoculuğa, Varoluşçuluktan, Sitüasyonizme uzanan geniş bir yelpazede bir rüya gibi akıp giden teoriler silsilesi içerisinde bize hayatın da bir rüya olduğunu ve nasıl ki rüyada uyanabilmek için önce bunun bir rüya olduğunun farkına varmamız gerekiyorsa hayata uyanmak için de aynı farkındalığa ihtiyacımız olduğunu hatırlatır.

Buda sözcüğü Batı dillerine çoğunlukla aydınlanmış kişi, Budizm ise aydınlanma yolu olarak çevrilse de aslında her iki kelimenin de kökeninde Sanskritçe ayılmak, uyanmak anlamlarına gelen “budh” kökü yatar. Biz hayatın anlamını kavramayı aydınlanma diyalektiği içerisinde yorumlarken Asya’da mesele daha çok bir uykudan uyanış, rüyadan uyanış, rüyaya uyanış ve hatta hayata uyanış meselesi olarak görülür.

Yine Sanskritçe’den Batı dillerine geçen ve çoğunlukla eksik ya da yanlış anlaşılan bir diğer sözcük de Maya’dır. Maya, rüyaların ve Budist felsefeye göre gündelik yaşamın da özünü oluşturan yanılsama, illüzyon olarak yorumlanır. Mahayana Budizmi’nin en temel metinlerinden olan Elmas Sutra’da şöyle denir: “Bir bulut, bir rüya, bir sabun köpüğü gibi; kayan bir yıldız, bir gece lambası, bir çiy tanesi, çakan bir şimşek gibi – böylece görün işte her ne varsa bu dünyada.”

Ancak yukarıdaki sözden de anlaşılacağı gibi bizim illüzyondan anladığımız şeyle Hinduların anladığı şey oldukça farklıdır. Biz gerçek diye addettiğimiz şeylere sıkı sıkı bağlanırken gerçekliğin dışında saydığımız şeylere yanılsama, hayal, kuruntu deriz oysa gerek Vedik felsefede gerekse Budist bakış açısında içinde yaşadığımız “gerçeklik” de dâhil olmak üzere her şey bir gözbağı, bir kurmacadan ibarettir.

18. yüzyılda Avrupalı alimler etkisinde kaldıkları aydınlanma diyalektiği içerisinde Maya’yı illüzyon olarak çevirirken Tanrı Şiva’yı ise yıkımla eşleştirmişlerdi. Oysa elinde en yüce bilgeliği bile ortadan ikiye ayıracak elmas keskinliğindeki kılıcıyla Şiva’nın yaptığı yıkımdan ziyade bir yapıbozumdur, Maya ise zihinsel ve duygusal harçlarımızla ördüğümüz tüm dünyevi yapılar. Doğu felsefelerindeki “uyanış yolu”, bu yanılsamanın yapıtaşlarını kendi oluşları içinde, oldukları gibi görmek, gözbağlarımızı çözerek hayata ayrım gözetmeyen duru bir zihinle bakabilmek üzerine kuruludur.

Toplumsal her türlü ilişkiden, maddi kazançlara, paraya, çektiğimiz acılardan yüreğimizi pırpır ettiren aşka değin her şeyin aslında toplumsal ve bireysel kurguların ürünü olduğunu kavradığımızda bu yanılsamanın dışına çıkabilir, hayata uyanabiliriz belki. Yoksa Fikret Kızılok’un İki Parça Can’da terennüm ettiği gibi: “Rüya bütün çektiğimiz, rüya kahrım rüya zindan…”

İnan Mayıs Aru

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir