Kır Kurdu ve Çıngıraklı Yılan

Bir gün Kır Kurdu ava çıktı ve Çıngıraklı Yılan’la karşılaştı. Çıngıraklı Yılan çölün kıyısında bir kayanın gölgesinde uzanıyordu.
“Kır Kurdu, nereye gidiyorsun?”
“Avlanıyorum. Şişko bir tavşan peşindeyim. Sen ne yapıyorsun?”
“Ben de fareleri bekliyorum.”
Kır Kurdu bir kayanın üstüne oturdu. Yanakları şişene kadar ağzını havayla doldurup sonra da dudağının kenarından ıslığa benzer bir iç çekişle nefesini bıraktı.
“Boyuna yiyecek arayıp durmaktan bıktım usandım, Çıngıraklı Yılan. Avlanmaya çok fazla vakit harcıyorum. Oysa benim yapmak istediğim başka şeyler de var.”
“Kış ha bitti ha bitecek. Baharın eli kulağında. Etraf tavşanla dolacak.”
“Yani, senin keyfin yerinde, ha? Her gün fare beklediğini görüyorum. Bir şey yakaladığın da yok. Bunun enayilik olduğunu görmüyor musun?”
“Hayat böyle!”
“Ah, bu zırvalara ayıracak vaktim yok benim. Gitmem gerek.”
Kır Kurdu biraz öteye gitti. Eğilip yerden bir avuç çakıl taşı aldı ve bunları elinde yuvarlamaya başladı. Sanki birinin gelmesini ya da bir şey olmasını bekliyor gibi çakıl taşlarını gelişigüzel küçük hedeflere atıyordu. Çıngıraklı Yılan’ın saklandığı yere döndü.
“Çıngıraklı Yılan, söyle bana, gerçekten de yıllar boyunca böyle devam etmeyi mi düşünüyorsun? Sana ne söylendiyse aynen yapmayı?”
“Nasıl yani, Kır Kurdu?”
“Akasitah bize nasıl yaşayacağımızı söyledi, kır kurdu tavşanları avlayacak ve Shisa’nın elinden ölecek. Çıngıraklı yılan hiçbir şey göremediği toprağın üstünde sürünerek yaşayacak ve o da Shisa’nın elinden ölecek. Shisa kim ki tavşanları avlayan ben onun tuzaklarına gözüm görmüyormuş gibi düşüyorum? Kim ki bu Shisa seni buldukları yerde sopalarla saldırıyorlar sana? Hepimiz Akasitah ne dediyse onu yaptık. Ama Akasitah, Shisa’nın dostu. Geri kalan herkese düşman.”
“Tam aksine, Kır Kurdu.”
“Çıngıraklı Yılan, senin hep aramızda her şeyi en doğru gören kişi olduğunu düşündüm. Zor zamanlarda sen bize her şeyin yoluna gireceğini hatırlattın. Ama yanılıyorsun. Ben Shisa’yı izledim. Değişiyorlar. Daha da beter oldular. Senin fareleri bekleyişini izledim. Tavşan aradım. Tavşan falan yok. Ben gidip Akasitah’yı göreceğim.”
Kır Kurdu yere bıraktığı üç beş çakıl taşını da fırlattıktan sonra gitti.
“Döndüğünde görüşürüz,” dedi Çıngıraklı Yılan. Kır Kurdu’nun gidişini izledi. Fareleri bekledi.

Akasitah çölün ortasında yükselen bir dağın tepesindeki beyaz bir bulutun içinde yaşıyordu. Bu zorlu ve uzun bir tırmanıştı. Kır Kurdu kayalarda ayak tabanlarını ve ellerini kesti. Tepeye vardığında yorgunluktan tükenmiş halde yüzüstü kapaklandı. Uzun bir süre yerinden kımıldamadı. Gözlerini açtığında zirvenin dümdüz ve çimenlerle kaplı olduğunu gördü. Şimdiye kadar işittiği tüm çimenlerden daha gürdü bunlar. Tam ortada bir göl vardı. Su siyahtı. Başında bir susamuru duruyordu.
Yeni bir yaşam yolu için Akasitah’yı görmeye geldin, dedi susamuru. Ta ileride, gölün kıyısında durduğu ve diğer tarafa baktığı halde Kır Kurdu onu duyabiliyordu. Önce arınman gerek, diye devam etti susamuru.
“Ne yapmalıyım?” diye sordu Kır Kurdu duyulduğundan emin olamadan.
Çalı çırpıdan ufak bir ateş yakmalı ve hayatına dair hatırlayabildiğin her şeyi düşünerek gece boyu ateşin başında oturmalısın. Sabah günün ilk ışıklarıyla Akasitah’yı gördüğünde ne söyleyeceksen hemen söylemelisin. Başka bir zaman tekrar gelip söyleme şansın olmayacak. Azıcık bile korkacak olursan Akasitah gider. Ömrünün geri kalanını ardına bakıp yavaş yavaş koşarak geçirirsin. Yüreğinde gururla sarılı bir hile saklıyorsan Akasitah tüm düşüncelerinin orta kısmını alır. Sana yalnızca sonları bırakır. Sana diyorum Kır Kurdu: neden burada olduğunu bilmiyorsan evine dön. Sabah bunun için çok geç olacak.
Kır Kurdu ne düşünse bilemiyordu. Gitmek istiyordu. O kadar da ciddi değildi, Akasitah ile birazcık konuşmak istemişti sadece. Buraya kadar çıkan zorlu yolu düşündü. Çıngıraklı Yılan kendisine gülecekti. Kalmaya karar verdi.
Kır Kurdu çalı çırpı toplayıp ateş yaktı. Gece ayaz çöküyordu. Rüzgâr da yoktu. Yine de çok soğuk olmuştu. Ateş ne ısı veriyordu ne de odunları yakıp kül ediyordu. Kır Kurdu olabildiğince ısınmak için tortop olup kıvrıldı. Ve düşündü. Shisa’ya dair tüm gördüklerini düşündü. Çölün güneyindeki dağdan onların kentlerini görmüştü. O dağlardan yeryüzü eğmecinin ötelerini görebiliyordu. Shisa’nın ellerinde toprağın dönüşümünü izlemişti. Ama canını sıkan bu değildi. Eski günlerde Shisa ekim yapardı, aldıklarını geri verirdi. Şimdi hiçbir şey ektikleri, hiçbir şeyi geri verdikleri yoktu. Her kış tavşanlar daha da azalıyordu. Hiçbir şey yoktan var olacak değildi ya! Her gün Shisa çöle daha da yaklaşıyordu. Bu böyle sürüp gitmezdi. Çölü değiştirmişlerdi. Çemberi kırıp sopa gibi düz yapmışlardı.
Kır Kurdu yıldızları izledi. Çöldeki şeyleri düşündü. Fareleri bekleyen Çıngıraklı Yılan’ı düşündü.
Soğukta konsantre olması güçtü ama Kır Kurdu bütün geceyi düşünceler içinde geçirdi. Shisa’nın çalılarla kaplı tepelerden koşar adım çöle geldiği günü hatırladı. Bir sel yatağına gelmişlerdi ve burası çıngıraklı yılan doluydu. Bağırıp çağırarak ellerinde sopalarla yılanlara öldüresiye vurmuşlardı. Yılanlar öldükten sonra bile vurmaya devam etmişler ve onları çalıların altına atmışlardı. İçlerinden biraz daha akıllı biri bunu bir işaret sayıp Shisa’yı oradan götürmüştü.
Shisa’nın koca bir makineyle kutsal dağı yarıp açtığı ve dağın mavi yüreğini zincirleyerek alıp götürdüğü günü hatırlıyordu. İşte o zaman o da çöle gitmişti. Ondan sonra gelmelerine çok az bir zaman kaldığının farkındaydı. Arifler ölmüştü. Çok geçmeden o da, sanki görmezmiş gibi bir tuzağa yakalanacaktı. Akasitah böyle buyurmuştu. Sabah Akasitah’ya bunun iyi olmadığını söyleyecekti.
Kır Kurdu, gün doğup da ateş yok olana dek ateşi seyretmiş ve gür çimenlerin uçlarına uzanmış çetin havayı dinlemişti.

Günün ilk ışığı parladığında ateş sanki batan bir güneş gibi sönmüştü. Kır Kurdu karanlık gökteki son yıldızı görüğü batıya, Akasitah’nın beyaz bulutunun durduğu kuzeye, kızıl dağlarla çevrili doğuya ve sarı ışıkta günün güzel geçeceğinin alametini gördüğü güneye baktı.
Susamuru ileride gölün kıyısında duruyordu. Bir rüzgâr gelip suyu dalgalandırdı. Kır Kurdu onu izliyordu ama Susamuru hiç kıpırdamıyordu. Sonunda Susamuru, Biraz kuzeye gidip orada bekle, dedi.
Akasitah oradaydı. Kır Kırdu rüzgârın içindeki ılık noktayı sezebiliyordu. Söze başladı.
“Akasitah, buraya senden fikrini değiştirmeni istemeye geldim. Aşağıda Shisa yüzünden kaos hakim. Yakında gidecek hiçbir yerimiz kalmayacak. Ben ve tüm dostlarım, hatta dağlar bile Shisa tarafından gasp edileceğiz. Senin bilge ve adil olduğunu söylüyorlar. Nasıl oldu da Shisa bu hale geldi? Ben hep Shisa’nın hatırı için bir kır kurdu olmaya mecbur muyum? Olduğum kişi olamayacak mıyım? Senden bu gidişatı değiştirmeni istiyorum. Tuzaklardan kaçmama müsaade et. Bırak Çıngıraklı Yılan dikilebilsin ki uzaktan gelenleri görsün. Bunlara izin ver yoksa bizim yerimizde yeller esecek. Hiçbir şey kalmayacak. Shisa çölü bile alacak.”
Rüzgâr bir es verdi.
Kır Kurdu, tıpkı bir insan gibi tek gözünle görüyorsun. Shisa dağın yamacından kopan koca bir kaya kütlesi gibidir. Kaya dağ yamacında yuvarlanırken çok gürültü çıkarır. Toprağı ve taşları un ufak eder ve ağaçları dal parçası gibi kırıverir, tozu dumana katarak güneşi örter ve sen de hayatın için endişe edersin. Korkmana gerek yok. Sana böyle geliyor çünkü Shisa’nın olmadığı bir dünya bilmiyorsun. Hayatın o koca kaya kütlesinin altında geçti. Korkunu anlıyorum.
Bir zamanlar Shisa yoktu. Stah-mi-atlosan beni buraya gönderdiğinde Shisa’yı şafaktan önce çiçeklerin içinde kapana kısılmış halde buldum. Özgür kalmak istediler ben de güneşi göğe koyarak onları özgür bıraktım. Hikâyenin kalanını biliyorsun. Sana diyorum Kır Kurdu: onlar bir dağdan kopan bir kaya kütlesi gibi. Yakında dağın dibinde yere çarpacaklar ve arkalarında toz dumandan bir iz bırakarak çöle yuvarlanacaklar. Kaya kütlesi en nihayetinde duracak. Geceleri onun üstüne çıkıp uyuyabileceksin. Endişe etme. Git hadi.
“Akasitah!” dedi Kır Kurdu. Rüzgârın içindeki ılık nokta kaybolmuştu. Susamuru gitmişti. Etraf sessizdi. Dağın dibine inmek Kır Kurdu’nun tüm gününü aldı.
Çöle vardığında Çıngıraklı Yılan’ı bıraktığı yerde buldu ve artık akşam olmuş olsa da oturup tüm olup bitenleri anlattı ve Çıngıraklı Yılan’ın fikrini sordu.
“Sana bilinmesi gereken her şeyi söylemiş,” dedi Çıngıraklı Yılan.
“Yine de anlayamıyorum.”
“Bak şöyle,” demiş Çıngıraklı Yılan, “Shisa o kadar büyüdü ki artık kendi içlerine dönüyorlar. Tersyüz olmuş ve ufalıp yok olana dek yıldırımlarını kendine savuran bir fırtına haline geldiler.”
“Bundan nasıl emin olabiliyorsun?”
“İzlemelisin Kır Kurdu. Sen hep bir yerlere gidiyor oluyorsun; bu yüzden hiçbir şey anlayamıyorsun. Fırtına tepelerden çöle doğru gelirken nasıl da bir hiçe dönüştüğünü seyret. Çölün üstünde usulcacık bir yel olur eser. Bu şeyler her yerde Kır Kurdu, gözlerini açıp görebilene.”
Kır Kurdu ayağa kalkıp biraz yürüdü, sonra durdu.
“Nereye gidiyorsun, Kır Kurdu?”
“Tavşan avlamaya gidiyorum.”

Barry Lopez
(Desert Notes kitabından)
Çeviren: İnan Mayıs Aru
İllüstrasyon: Curt Pilgrim

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir