Kediye Kedi Derim

CYMERA_20160601_151224

Hepimiz devrimci bir mesele olarak neyin nasıl üretileceğiyle uğraşıyoruz da kimse bizzat üretimin kendisinin devrimci bir mesele olduğunu belirtmiyor. Şayet üretim kapitalist sömürünün temelini oluşturuyorsa üretim tarzını değiştirmek de yalnızca sömürü tarzını değiştirmek olacaktır.
Kediyi kızıla da boyasanız kedi kalır.
Üreten kutsaldır. Elini sürme! Devrim adına feda edilmesini kutsallaştır ve les jeux sont faits.*
“Peki ne yiyeceğiz?” diye sorar kaygılı insanlar. “Peynir ekmek,” der realistler, bir gözleri cukkada öbürü silahlarında. “Düşünceleri,” diye belirtir sersem idealistler, bir gözleri düşler kitabında diğeri insan soyunda. Kim üretkenliğe el sürmeye kalktıysa bunu bulur karşısında.
Kapitalizm ve ona karşı dövüşenler üreticinin cesedi üstünde yan yana oturur ama üretim sürmelidir.
Siyasal ekonomi eleştirisi, üretim tarzının en az çabayla rasyonalizasyonudur (hem de tüm bunların kaymağını yiyenler tarafından). Geri kalan herkes yani sömürüden muzdarip olanlarsa her şeyin yerli yerinde olduğunu görmeye odaklanmak zorunda. Yoksa nasıl yaşardık?
Karanlığın oğlu ışığa çıktığında hiçbir şey göremez, aynen karanlıkta el yordamıyla ilerlediği gibi. Neşe kör eder onu. Öldürür. Bu yüzden onu bir sanrı sayar ve mahkûm eder.
Şişko avare burjuva sefahat içinde keyif çatar. Öyleyse haz kötüdür. Burjuvayla aynı hisleri paylaşmaktır ve emekçi proleteryanınkilere ihanet anlamına gelir.
Hiç de değil. Burjuva sömürü işini sürdürmek için alabildiğine didinir. O da stres altındadır ve neşelenecek vakit bulamaz. Seyahatleri yeni yatırım fırsatlarıdır, aşkları rakipleri hakkında bilgi aldığı ekonomi sayfaları.
Üretkenliğin tanrısı en imanlı müritlerini bile öldürür. Kafalarını koparsanız, bir süprüntü deryasından başka şey akmaz.
Aç sefiller, yaltaklanan maiyetiyle zenginleri gördüğünde intikam duygularıyla dolup taşar. Düşman, hiç vakit geçirmeden harcanmalıdır. Ama ganimet kalsın. Zenginlik yok edilmemeli, kullanılmalıdır. Ne olduğu, hangi biçimi aldığı ya da hangi istihdam beklentilerini karşıladığının hiç önemi yoktur. Önemi olan tek şey her kim onu elinde tutuyorsa ondan kapmaktır ki herkes ona ulaşabilsin.
Herkes? Elbette herkes.
Peki, nasıl olacak bu?
Devrimci şiddetle.
İyi cevap. Peki, sahiden, canımızı sıkan onca kafayı kesip attıktan sonra ne yapacağız. Elimizde mumla arasak da artık tek bir toprak sahibi bile bulamadığımızda ne yapacağız?
İşte o zaman devrim hüküm sürecek. Herkese ihtiyacına göre, herkesten imkânına göre. Aman dikkat yoldaş! Muhasebecilik kokuları geliyor burnuma. Tüketim ve üretimden söz ediyoruz. Her şeyin ölçüsü hâlâ üretkenlik. Aritmetik kendini güvende hissettirir. İki iki daha dört eder. Bunun “doğru” olduğuna karşı çıkan var mı? Dünyayı sayılar yönetir. Şimdiye dek böyle olduysa, ne diye değişsin ki bu?
Hepimize katı ve sağlam bir şey gerek. Boğazımıza sarılan dürtülere set çekecek bir duvar inşa etmek için taşlar gerek.Hepimize nesnellik gerek. Patron cüzdanına inanır, köylü kazmasına, devrimciyse silahına. Bir parça eleştirelliğe müsaade edin tüm yapı yerle bir olur.
Tüm nesnelliğiyle; gündelik yaşam hepimizi şekillendirir ve yeniden üretir. Hepimiz gündelik bayağılığın evlatlarıyız. Devrim gibi “ciddi mevzulardan” bahsederken bile, gözlerimiz takvime çakılı kalır. Patron devrimden korkar çünkü zenginliği elinden gidecektir, köylü devrimi bir avuç toprak almak için yapacaktır ve devrimciyse teorisini sınamak için.
Eğer meseleye böyle bakılırsa, cüzdan da, toprak da, devrimci teori de hepsi bir. Tüm bu nesneler tamamen hayal ürünüdür, insanın yanılsamasının basit aynaları.
Gerçek olansa yalnızca mücadeledir.
Patronu köylüden ayırır ve köylüyle devrimci arasındaki bağlantıyı oluşturur.
Üretimin örgütlenme biçimleri, aldatıcı bireysel kimliği maskelemenin ideolojik araçlarıdır. Bu kimlik, aldatıcı ekonomik değer konseptine yansıtılır. Bunun tercümesini sağlayan bir yasa var. Tüketicilik örneğinde gördüğümüz gibi, patronlar bu yasayı kısmen kontrol eder. Psikolojik savaş teknolojisi ve duyguların topyekun bastırılması da kişinin ürettiği oranda insan olduğu görüşünü pekiştirmek için elinden geleni yapar. 
Yasanın diğer kısımları ise değiştirilebilir. Devrimci bir değişikliğe tabi tutulamazlar tabii, sadece zamana uyarlanırlar. Örneğin yıllar içinde lüks tüketimin yerini alan kitlesel tüketimi ele alın.
Sonra, öz-yönetimli üretim gibi daha has biçimler de vardır. Sömürü yasasının bir başka bileşeni. Ve bu böyle sürer gider. Benim adıma yaşamımı düzenlemeye kalkan kişi benim yoldaşım olamaz. Eğer biri tutar da, birilerinin üretmesi gerektiği aksi takdirde hepimizin insan oluşumuzu yitireceğimiz ve “vahşi, yaban doğanın” hakkımızdan geleceği mazeretiyle bunu savunmaya kalkarsa, insan-doğa ilişkisinin aydın Marksist burjuvanın bir ürünü olduğu yanıtını veririz. Neden kılıcı yabaya çevirmek istediler? Neden insan kendini doğadan ayrı kılmak için didinip durmak zorunda?

*les jeux sont faits: iş işten geçti. Jean Paul Sartre’ın aynı isimli kitabı, yaptığı bir hatayı telafi etmek üzere öldükten sonra tekrar dünyaya gönderilen bir kişinin aynı hataya düşüp düşmeyeceği teması etrafında özgür irade sorununu işlemektedir.

Alfredo M. Bonanno (Armed Joy – Silaha Bürünmüş Neşe kitabından)
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Not: Birleşmiş Milletler bahçesinde duran ve Rus asıllı heykeltıraş Evgeniy Vuchetich’in çalışması olan görsel İncil’e referansla “kılıçların sabana dönüştürülmesi” temasını işlemekte. BM bahçesindeki bu heykel, silahların “faydalı” araçlara dönüştürülmesini işaret ederken aslında insanın insanla savaşı ve insanın doğayla savaşının nasıl da iç içe geçtiğinin ironik bir örneğidir. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir