İkinci Ölümsüz

Bir zamanlar üç aşağı beş yukarı başka insanlar gibi yaşayıp giden bir adam varmış. Bir karısı ve üç çocuğu varmış ve Şen Kırlangıçlar Sokağı’ndaki dükkânında pastalar, sebzeler ve tatlı turşular satarmış. Gündoğumuyla kalkar günbatımıyla yatağına dönermiş; günde üç öğün pirinç yer, saat başı piposunu çekermiş; komşularıyla alışverişten konuşur, yemekten sonra dişlerini temizler ve öğle sıcağında karısına sırtını kaşıtırmış. Baharda taşların arasında baş veren genç filizleri izler, yazın tepede dolanan aylak bulutlara bakar, güzün döne döne düşen yaprakları seyreder kışın da karda kuşların bıraktığı izleri görmek için erkenden kalkarmış. Ve her mevsim çene çalma, kek satma ve piposunu tüttürme aralarında karpuz çekirdeği yiyip ayak parmaklarına saman ipler sararak kendini eylermiş.

Bir gün Sevimli Ejderhalar tapınağında tütsü yakmaya gittiğinde arkadaşı rahip yanına yanaşıp şöyle demiş: “Artık yaşını başını aldın. En büyük oğlun da dükkânı çekip çevirecek yaşa geldi. Senin gibi bir adamın ömrünün geri kalanını böyle boş işlerle harcaması yakışık almaz yoksa nehre dökülen çerçöp gibi sen de sonunda kendine ziyan edip tahtalı köyü boylayacaksın .”

“İnsanın alın yazısı böyle,” demiş pastacı, “elden ne gelir ki?”

“Sebzeden ne farkın kalır öyleyse,” demiş rahip. “Ama zahmete katlanmayı göze alırsan Ölümsüzler katına çıkabilirsin.”

“Kim ola ki bu Ölümsüzler?” diye sormuş pastacı.

“Onlar hayatta kalmak için kendi güçlerine bel bağlamayan kimselerdir. İnsan, kar tanesi kadar kısa ömürlü aciz bir yaratıktır. Oysa rüzgâr ilelebet eser, güneş ve ay rotalarından hiç şaşmaz ve nehirler zamanın başından beri akar durur. Ölümsüzler bu şeylerin sırrına eren kimselerdir; kendi kaynaklarına bel bağlamaktansa bırakırlar yeli, güneşi, ayı ve nehirleri yöneten kudret onları da çekip çevirsin.”

“Peki nasıl Ölümsüz olunur?”

“O kadarını ben bilmem,” demiş rahip, “sana bunu öğretecek bir Ölümsüz bulman gerek.”

“Peki,” demiş pastacı, “madem öyle, bir Ölümsüz bulmalı. Ama dünyadaki onca insan arasından bir Ölümsüz’ü nasıl tanıyacağım ben?”

“Orası kolay,” demiş rahip. “Derler ki onlar rüzgârı solurmuş, sağ gözlerinin ışığı güneşten, sol gözlerinin ışığı aydan gelirmiş, bağırdılar mı gök gürlermiş, fısıltıları dalgaların mırıltısına, kahkahaları dağ çavlanlarına eşmiş. Derler ki etleri yeryüzünden, kemik ve ilikleri kayalar ve yağmurdan olmaymış. Düşünceleri ve haletiruhiyeleri mevsimlerin ve elementlerin geliş gidişiyle şekillenirmiş ve tüm yapıp ettiklerinin kaynağı böyle kudretli varlıklar olduğundan ötürü olağan sınırların onlar üzerinde hükmü yokmuş ve bunlar tanrılardan bile güçlüymüş.”

“Böyle acayip bir varlığı,” demiş pastacı, “görünce tanıması zor olmamalı.” Hemen evine dönüp hazırlıklara başlamış, dükkânı büyük oğluna emanet etmiş ve o akşam bir Ölümsüz bulma uğruna yollara düşmüş.

Yolda haftalar geçirdikten sonra bir kulübeye varmış ki burada kendisine en az iki yüz yaşında gibi görünen sert çehreli bir ihtiyar yaşarmış. Ak sakalı ayaklarına değiyor, başının tepesi de eski bir ceketin yıpranmış dirsekleri gibi parlıyormuş. Bu adamın muhterem bir zat olduğunu ve etrafının da cilt cilt klasik kitaplarla sarılı olduğunu fark eden pastacı, gördüğü en yaşlı kişi olan adamın kesin bir Ölümsüz olduğuna kanaat getirerek hemen yanına sokulmuş ve kendisine yol yordam göstermesini istemiş. Muhterem zat, “Şu sefahat çağında biri benden tavsiye istemeyeli nice zaman olmuştu,” demiş. “Kırk sekiz ilkeyi yerine getirmeyip doksan bir patavatsızlıktan kaçınmayanlar uzun bir ömrün sırrına eremezler. Otur da sana kadim bilgelerin sözleriyle yol göstereyim.” Adam hemen oracıkta klasiklerden birini açıp okumaya başlamış, pastacı da oturup günbatımına dek onu dinlemiş. Ertesi gün muhterem zat okumaya devam etmiş ve daha ertesi gün ve daha ertesi gün de, ta ki pastacı günlerin hesabını yitirene dek. Kendisine sekiz erdemli davranış, yirmi bir takdire şayan düşünce, yüz sekiz tören kaidesi, yüce karakterin kırk iki nişanı, bir evlada yakışır sofuluğun otuz yedi ameli ve kötü huylu ruhları yatıştıracak dört yüz üç kefaret öğretilmiş. Tüm bu zaman boyunca pastacı doğru ameller ve yüce gönüllü davranışlar yolunda epey bir merhale kat etmiş ve kendisinin ölümsüzlük yolunda ilerlemekte olduğunu düşünmüş durmuş. Neden sonra, bir gün aklına bu muhterem alimle neredeyse yirmi yıl geçirdiği, sayılı günlerinin tükenmekte olduğu ama hâlâ güneşin, ayın, nehirlerin, rüzgârın ve elementlerin sırrına vakıf olamadığı gelmiş. Bunun üstüne coşa gelip hemen o gece kendini yeniden yollara vurmuş.

Bir kaç hafta dağlarda dolandıktan sonra girişinde tuhaf bir varlığın oturduğu bir mağaranın önüne gelmiş. Bu acayip şeyin kolları budaklı bir çam ağacına, saçları rüzgârla uçuşan ince dumana benziyor, gözleri bir yılanın gözleri gibi yakıcı ve dimdik bakıyormuş. Tabii ki bundan çok etkilenen pastacı hemen adama sokulup kendisine yol yordam göstermesini istemiş.

“Ölümsüzlerin,” demiş bu adam, “nefesi rüzgârdır ve bu tekniği öğrenmek için Akciğer Genleştirme sanatında ustalaşmalısın. Ama senin gibi karpuz çekirdeği çitleyip saat başı pipo tüttüren ve günde üç öğün yiyen birinin harcı değil bu. Nefesin rüzgâr olsun istiyorsan günde bir pirinç tanesi yemeli, bir bardak su içmelisin. Soluk borunu dumandan temizlemeli ve günde sadece iki nefesle yetinmeyi öğrenmelisin. Ancak ondan sonra ciğerlerini rüzgârla doldurabilirsin.”

Bunun üstüne pastacı mağaranın önünde oturmaya başlamış; günde bir pirinç tanesi yiyip, bir bardak su içmiş. Bu bilgenin talimatları doğrultusunda nefes alış verişlerini azalttıkça azaltmış ta ki gözleri yuvalarından uğrayıncaya ve kulaklarındaki gümbürtü ormanın kuşlarını bile tedirgin edinceye kadar. Yıllarca çalışmış, günde iki nefesle yetinecek seviyeye varmış ama bir de bakmış ki bir deri bir kemik kalmış, derisi kemiklerinin üzerinde çalının üstündeki örümcek ağı gibi sallanıyor. Oracıkta su koyuverip mağaradan tabanları yağlamış.

Aylarca kendine yol yordam gösterecek birini arayan pastacı kimseyi bulamayınca acaba öğretmenimle yeterince sebat etmedim mi diye düşünmeye başlamış. Tekrar dağın yolunu tutmuş. Yolda bir gezgin tüccarla karşılaşmış; adamın omzuna astığı sırığının ucunda tencereler, boncuklar, taraklar, bez bebekler, mutfak eşyaları, yazı malzemeleri, tohumlar, makaslar, tütsüler ne ararsan varmış. Bir süre birlikte yol alıp havadan sudan, ekinlerin durumundan, pirelerden kurtulmanın en iyi yollarından, usul usul yağan yağmurun güzelliğinden, ateş yakmaya en elverişli kömür türlerinden konuşmuşlar. Sonunda pastacı tüccara bir Ölümsüz arayıp durduğundan bahsedip, hiç böyle birine rastlayıp rastlamadığını sormuş. Tüccar ona avucunu uzatıp, “Karpuz çekirdeği ister misin?” diye sormuş. “Aman aman, maalesef yiyemiyorum ben onu,” deyip iç geçirmiş pastacı, “yersem Akciğer Genleştirme sanatıma zarar veririm.” Tüccar omzunu silkmiş ve bir süre boyunca tüccarın dişleri arasında çitlediği karpuz çekirdeklerinin sesi dışında çıt çıkarmadan yürümeye devam etmişler – karpuz çekirdeklerinin sesi pastacının yüreğini hallaç pamuğuna çeviriyormuş. Bir yandan katı disiplinini çiğneyip bir kez daha doya doya karpuz çekirdeği çitlemenin özlemiyle yanıp tutuşuyor öte yandan arayışında sebat etmesi gerektiğini düşünüp tüccara tekrar Ölümsüzlere dair sorular sormayı kuruyormuş. Belki de, demiş kendi kendine, tüccar Ölümsüzleri hiç duymamış olsa bile neye benzediklerini anlatırsam onları tanıyabilir.

“Düşünüyordum da,” demiş pastacı, “yolculuklarında hiç tuhaf bir kudrete sahip birilerine denk gelmiş olabilir misin; hani rüzgârları soluyan, sağ gözlerinin ışığını güneşten, sol gözlerinin ışığını aydan alan, bağırdılar mı gökler gürleyen, fısıltıları dalgaların mırıltısına, kahkahaları dağ çavlanlarına denk olan, etleri yeryüzünden, kemik ve ilikleri kayalar ve yağmurdan olma, düşünceleri ve haletiruhiyeleri mevsimlerin ve elementlerin geliş gidişiyle şekillenen kimselere.”

“Tabi ya,” demiş tüccar, “öylelerini çok gördüm. Dahası, sanıyorum ikisi de bu yolda yürüyor olmalı.”

“Ne!” diye bağırmış pastacı. “Bizim yürüdüğümüz yolda mı? Hadi çabuk yürü o zaman da yakalayalım onları!”

Bunun üstüne hızlarını arttırmışlar ve akşam çökünce pastacı tüccarı gece de yol alıp onları yakalamaları gerektiğine ikna etmiş de dinlenmek için bile durmamışlar. Gündoğumuyla bir tepeye varmışlar ki aşağıda kilometrelerce uzanan yolu açık seçik görebiliyorlarmış ama yolda başka kimseyi görememişler.

Pastacı, “Gece belki de fark etmeden geçtik onları,” demiş. Dönüp yine ufukta kilometrelerce geriye bakmışlar ama in cin yokmuş. Bunun üstüne pastacı büyük bir üzüntüye kapılmış. “Dağa giden bir yan yola sapmış olsalar gerek. Baksana burada bizden başka kimse yok,” demiş.

“Ah ya,” demiş tüccar, “ben sana söylemeyi unuttum. İki kişi seyahat ettiklerinde içlerinden biri hep görünmez olur. Sen yürüyen iki adam arıyorsun ama bir tane göreceksin. Bir daha bakalım mı?”

Pastacı yol boyunca bir aşağı bir yukarı tekrar göz gezdirmiş ama yanındaki tüccardan başka kimseyi görememiş.

“Yok, demiş pastacı. “Kaybettik onları. Ne ikisini görüyorum, ne birini.”

“Emin misin?” diye sormuş tüccar. “Ben birini görüyorum galiba. Bir daha baksana.”

“Yok vallahi,” demiş pastacı. “Yolda senden başka kimseyi gördüğüm yok.”

Bunun üstüne tüccar makaraları koyuvermiş ve o katıla katıla gülerken pastacı tüccarın kahkahasının dağ nehirleri gibi çınladığını fark etmiş.

“Sen!” diye bağırmış. “Sen Ölümsüz müsün? Ama sıradan bir adama benziyorsun.”

“Öyle ya,” demiş tüccar, “artık itiraf etmeli. Görüyorsun, tebdili kıyafet gezmem gerek, yoksa beni arayanlar her yerde peşime düşer, değil mi?”

“Peki görünmez refakatçin?” diye sormuş pastacı. “O da burada mı? Bir Ölümsüz’e benziyor mu? Bana tarif edebilir misin biraz?”

“Tabii,” demiş tüccar. “Onun soluğu rüzgârdır ama sen bunu fark etmezsin bile, sağ gözünün ışığını güneşten, sol gözünün ışığını aydan alır ama sen göremezsin, bağırdı mı gökler gürler, fısıltıları dalgaların mırıltısına, kahkahaları dağ çavlanlarına eştir ama sen duyamazsın, eti yeryüzünden, kemik ve ilikleri kayalar ve yağmurdan olmadır ama sen bunu anlayamazsın, düşünceleri ve haletiruhiyesi mevsimlerin ve elementlerin geliş gidişiyle şekillenir ama sen bunun farkında bile olmazsın. Kendi kaynaklarına bel bağlamaz, bırakır yeli, güneşi, ayı ve nehirleri yöneten kudret onu da çekip çevirsin ama sen bunun ayırtına varamazsın.”

“Ne muazzam olmalı böyle birini görmek!” demiş pastacı. “Rica etsen görünür oluverse, ben de görsem onu.”

“Sen kendin sormalısın,” diye cevap vermiş tüccar. “Sadece sen onu görünür kılma gücüne sahipsin. Onu görünür kılabileceğin bir sihir var.”

“Hadi söyle bana şu sihri,” diye heyecanlanmış pastacı.

“Sihir,” demiş tüccar, “baharda taşların arasında baş veren genç filizleri izlemek, yazın tepede dolanan aylak bulutlara bakmak, güzün döne döne düşen yaprakları seyredip kışın da karda kuşların bıraktığı izleri görmek için erkenden kalkmaktır. Gündoğumuyla kalkıp günbatımıyla yatağına dönmek; günde üç öğün pirinç yemek, komşularınla çene çalmak, karpuz çekirdeği yiyip ayak parmaklarına samandan ipler sararak kendini eylemektir.”

Ve böylece keşfetmiş pastacı İkinci Ölümsüz’ü.

Alan Watts
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Yazıyı Paylaşın