İblis, Siyah Nur – İslam’da Satanizm

melektavus

Tahran’da avangart bir oyun yazarı ve Ehl-i Hakk tarikatı mensubu İranlı bir arkadaşım, 1970’lerin ortasında şeytana tapanların vadisine bir seyahatte bulunmuştu.

Radikal Şiilik, Sufizm, İran gnostisizmi ve yerel şamanlıktan etkilenmiş bir Kürt tarikatı olan Ehl-i Hakk taraftarlarının çoğu okuma yazması olmayan köylülerdir ve kendi içlerinde pek çok alt gruba ayrılırlar. Birleştirici ve bütünleştirici bir Kutsal Kitapları olmayan ve ücra vadileri mesken tutmuş bu alt gruplar genelde birbirinden alabildiğine farklı Ehl-i Hakk mitleri ve öğretileri geliştirmişlerdir. Bu alt gruplardan biri de Şeytan’a hürmet etmektedir. Bu Şeytanperestler hakkında yazılı hiçbir kaynak duymadım diyebilirim[1], kaldı ki genel olarak Ehl-i Hakk üzerine de pek fazla çalışma olduğu söylenemez[2]. Pek çok sır yabancılara bütünüyle kapalıdır.

Tahran’daki Ehl-i Hakk cemaatinin büyük bir müzisyen ve öğretmen olan bir pirleri vardı; Üstad Nur Ali İlahi[3]. Bazı eski kafalı Ehl-i Hakk mensupları; sırları yabancılara, yani Kürt olmayanlara açtığı ve hatta kitaplarında yayınladığı için kendisini bir dönek olarak nitelendiriyorlardı. Ne var ki arkadaşım, İlahi’ye şeytana tapanları sorduğunda İlahi kendisini kibarca terslemekle yetinmişti: “Şeytan’ı hiç takma kafana, sen şey-i ten’e bak.” (yani tensel şeylere, şehevi nefse). Arkadaşımsa bu yerinde nasihati kulak ardı ederek, kardeşiyle beraber bir Land Rover’a atlayıp Kürdistan yollarına düştü.

Eğer oralarda hiç bulunmamışsanız Asya’nın bazı kesimlerinin ne kadar ücra olabileceğini aklınız hayaliniz almaz; o sarp tepelerin ve yaman dağ geçitlerinin içine bir helikopter bile nüfuz edemez. Arkadaşım ve kardeşi keşif seferlerinin son etabını, kiraladıkları eşeklerle tamamlamak zorunda kalmışlardı. Hedeflerine yaklaştıkça Şeytan’a tapanlar hakkında daha fazla şey duyar olmuşlardı ve bunların hiçbiri de hayra alamet şeyler değildi: domuz eti yiyip şarap içen ve mumsöndü oynayan (karanlıkta, ayrım gözetmeden yapılan ritüel orjiler) eşkıyalar ve haydutlar…

En nihayetinde hedeflerine ulaştıklarında kervanları bir düzine kadar uzun saç örgülü ve geleneksel Kürt kıyafetleri içinde kabile üyesi tarafından karşılanmıştı: şalvarlar, türbanlar ve silahlar. Çatık kaşlarla iki kardeşi selamlarken bağırıyorlardı:

“Ya Zat-ı Şeytan! Ya Zat-ı Şeytan!”

O anın heyecanıyla kıyaslanınca yolculuklarının geri kalanı tam bir hayal kırıklığı olmuş. Köylüler, söylediklerine göre, uzun süre önce eşkıyalığı bırakmış ve doğal olarak ortada karanlıkta gerçekleşen herhangi bir sapkınlığa dair hiçbir emare de yokmuş. Utanç verici bir sefalet içinde yaşadıklarından domuz ya da şarap testisi gibi egzotik şeylere de sahip değillermiş. Dinlerine gelince; bu konuda hiçbir şey bilmediklerini itiraf etmişler; ya yabancılardan sırlarını saklamak için ya da cidden her şeyi çoktan unuttuklarından. Gizliliği esas alan, dünyadan yalıtılmış ve okuma yazması olmayan bir toplumda hatırı sayılır ölçüde bilgi zamanla yitip gidebilir; önderler kimi ayrıntıları aktaramadan öbür dünyaya göçebilir ve hastalık ya da kıtlık nedeniyle koca bir köy helak olabilir, dağılabilir ya da hepten yok olabilir.

Şüphesiz şeytana tapanlar arkadaşıma anlattıklarından çok daha fazlasını biliyor olmalıydılar ama neticede, kan davaları ve gerilla mücadelesi dışında genellikle asil yürekli ve misafirperver olan diğer dağ Kürtlerinden daha tekinsiz herhangi bir tarafları da yoktu.

Peki ama Şeytan’ın ‘zat’ı dedikleri ne ola ki? Üstat İlahi’nin öğretilerine adanmış bir kitapta[4] Şeytan’ın var olduğu ancak eli kolu bağlı, güçsüz, düşkün bir melekten başka bir şey olmadığı belirtilir. Dahası, “doğada, insanoğlunun dışında herhangi bir şeytani kuvvet bulunmaz… şeytan ‘nefs-i emmare’nin bizim kendi içimizde ifade buluş biçiminden başka bir şey değildir… Şeytan bahsi Allah’la Şeytan arasında ve sadece ikisini ilgilendiren geçmişe ait bir hikâyeden başka bir şey değildir.” Başka bir deyişle, Kuran’da bahsi geçen ‘Şeytan’ın ayartması’ ve ‘kovuluşu’ (Eski Ahit’teki ‘Yaradılış’ hikâyesine çok benzer) kelimesi kelimesine doğrudur ancak hiçbir önemi yoktur. Tüm müminlerin dualarında kendisinden Allah’a sığındıkları Şeytan, hakikatte, kişinin kendi manevi kusurlarının bir izdüşümüdür. Tabii bu görüşü Ortodoks İslam’ın ya da pek çok sufinin paylaşmadığını söylemeye hiç gerek yok; ne var ki bu görüş, gerçekten de son derece çetrefilli bir teolojik muammaya son derece ilginç bir çözüm getirmektedir. Metafizik birliğe, Varlığın birliğine (tevhide) dayalı bir din, kötülüğü nasıl açıklar?

HASIM

Kitabı Mukaddes’e dayalı Yahudilikte müstakil bir kötülük ilkesi bulunmaz. Eyüp Bölümü’nde ‘Satan’ – yani ‘Hasım’, kibirli ve kötücül olmasına rağmen yine de Yehova’nın evreninin bir parçasıdır ve onun iktidarı altındadır – neredeyse Tanrı’nın bir veçhesi olarak tasvir edilir.

Yehova’nın kendisinin bizzat Şeytan olduğunu savunan Gnostisizme tepki olarak Hıristiyanlık Tanrı’nın iyilik vasfına olan vurguyu öyle bir noktaya vardırdı ki zaman içinde ‘Satan’ giderek daha kendine has ve cismani bir varlık haline gelmeye başladı. Hıristiyan teolojisinde (ya da daha doğrusu teodezisinde[5]) kötülük görece gerçekdışı ya da hiç değilse ikincil düzeyde kalmayı sürdürür ancak Hıristiyan pratiğinde şeytan ‘bu dünyanın Efendisi’, hakiki bir kudret, neredeyse başlı başına bir ilke haline gelmiştir. Bu nedenle Hıristiyan kültüründe Satanizm, iyiliğin karşıtına yani kötülüğe adanmış bir olgu olarak ortaya çıkar. Huysman’ın La Bas’ında ya da LeVey’nin Satanic Bible’ında tasvir edilen türde entelektüel ve törenselleşmiş bir kötücüllük hiçbir koşulda Yahudiliğin içinden çıkamazdı ve İslam kültüründe de umumiyet kazanması mümkün değildir[6].

Allah 99 isimle anılır ve bunların arasında ‘Cebbar’(Zalim) ve ‘Hafîd’ (Alçaltan, Rezil Rüsva Eden) da vardır. Hıristiyanlığın şeytanla ilişkilendirdiği bazı nitelikler, bu suretle Kuran’da Allah’ın ihtişamlı ve dehşetli yüzünün nitelikleri olarak ilahileştirilir. Bu bağlamda Şeytan kendine has ve cismani bir özerkliğe sahip olamaz – onun kudreti Allah’ınkine kafa tutamaz, tam aksine kaynağını Allah’ın kudretinden alır ve onu bütünler. İslam, ‘ilk günah’ diye bir mefhumu kabul etmez, sadece Hakikat’in unutulması mevzubahistir; aynı şekilde evren/doğa da kendi içinde ‘kötü’ olarak değerlendirilemez zira o da Hakikat’in bir yansıması ya da veçhesidir. Ama tabii evren/doğa her şeyin mümkün olduğuna dair ilahi ilkeyi yansıttığı için ‘dehşet verici’ inkâr ve vehim ihtimallerini ve İblis’in varlığını da kendi içinde barındırır[7].

Kuran ve Hadislerde Şeytan’ın melekler gibi nurdan değil cinler gibi ateşten olma olduğu söylenir. Yine de kendisi Taht’ın hemen altına ihtişamla yerleşmiş olan ve ebediyetten evvel tüm meleklerin vaizi olan Melek Azazil’dir.  Allah, Âdem’e şekil verip de tüm meleklere ona secde etmelerini emrettiğinde (çünkü yalnızca insan gerçek anlamda ‘âlem-i asgar’ yani mikrokozmos olabilir) sadece Azazil bu emre itiraz eder. Gururla, ateşin (ruhun) çamurdan (bedenden) üstün olduğunu beyan eder. Bu nedenle Allah onu lanetler ve Azazil İblis olur; hikâyenin geri kalanı aşağı yukarı Kitabı Mukaddes’teki Yaradılış bölümüne benzer.

İlahi birlik (vahdet) ve Allah’ın her şeyi bilmesi (Alimallah) ilkeleri göz önüne alındığında insan bu hikâyenin ardında yatan başka bir hikâye aramadan edemez: Allah bir şekilde İblis’in Şeytan olmasını ve Âdem’le Havva’nın düşüşünü ister ki böylece kurtuluş gününe değin tüm yaradılış oyunu ve Esma’nın (İsimlerin) tecellisi sahneye konsun. Şeytan da Âdem de ‘özgür irade’ sahibidirler ama tüm bu olanlar yazılmıştır, takdir-i ilahidir ve Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Şüphesiz burada bir sır söz konusudur, metnin altında bir anlam yatmaktadır (ve ortodoks öğretiye göre Kuran birbirinin altında yatan yedi kat anlam ihtiva eder). İşte batıni hermönotik ilmi ve Sufizm bu sırra bir açıklama getirmektedir.

MUTLAK MUVAHHİT OLARAK ŞEYTANIN ÜÇ MÜDAFAASI

İblis’i savunmaya kalkan üç ünlü sufiden ikisi mülhitlik suçlamasıyla idam edildiler. Bu gün bile, Sufizmi gerçek İslam olarak görenler bu üçüne büyük saygı göstermektedir ve bu üçü kör bağnazlığa şehit düşmüş sayılmaktadır.

Bunların ilki ve en tanınmış olanı MS. 922’de Bağdat’ta idam edilen Hüseyin bin Mansur el Hallaç’tır. Hallaç, kendi yazdığı Tavasin’de[8] şu hikâyeye yer verir:

Seyidine Musa Sina dağı eteklerinde İblis’le karşılaştı ve ona şöyle dedi: “Ya İblis, seni secde etmekten alıkoyan şey neydi?” İblis şöyle cevap verdi: “Beni alıkoyan şey Eşi Benzeri Olmayan Sevgili’ye aşkımın ilanıydı, secde etmiş olsaydım ben de senin haline düşerdim, zira sana bir kez ‘dağa bakman’ söylendi ve sen hemen baktın. Bana gelince, bana bin kez Âdem’in önünde secde etmem söylendi de ben gene de ilan-ı aşk niyetimden dönerek secde etmedim.”

            Seyidine Musa dedi ki: “Sen bir emre karşı geldin.” İblis cevap verdi: “O bir sınamaydı. Bir emir değil.” Seyidine Musa dedi: “Demek günahsızsın? Öyleyse yüzün neden böyle çarpık?” İblis cevap verdi: “Ya Musa! Bu suretlerin müphemliğinden başka bir şey değil, oysa manevi hâl buna bağlı değildir ve değişmez. İrfan baştaki hakikatinden bir şey kaybetmez ve kişi değişse de o değişmez.”

            Seyidine Musa dedi ki: “O’nu hâlâ hatırlıyor musun?” “Ya Musa! Saf akla hafıza ne gerek – ben O’nunla hatırlanırım ve O hatırlanır. O’nun hatırlayışı benim hatırlayışımdır ve benim hatırlayışım O’nun hatırlayışı. Nasıl olur da biz kendimizi hatırlarken, ikimiz bir olmaktan başka bir şey olabiliriz? Hizmetim şimdi daha saf bir hizmet, günlerim daha bir hoş, hatıram daha bir aziz çünkü mutlaktayken O’na kendi bahtım için hizmet ediyordum şimdiyse O’na sadece O’nun için hizmet ediyorum.”

Hallaç Allah’ın huzurundaki kibrine bahane olarak İblis’e şu sözleri söyletir:

Onunla aramızda kısacık bir nazar bile olsaydı, bu onu gururlu ve mütehakkim kılmaya yeterdi ancak ben onu ezelden evvel bilenim, “Ben ondan iyiyim,” çünkü ben sana daha uzun süredir hizmet ettim. İkimiz arasında seni daha iyi bilen benim. Benim içimde senden bir niyet, senin içinde benden bir niyet vardı ve ikisi de Âdem’den evveldi.

Hallaç şöyle der:

            Azazil’in (İblis’in kovulmadan önceki adı) manevi mevkiine dair nice teori mevcut. Bunlardan birine göre o cennette bir işle vazifeliydi, dünyadaysa başka bir işle. Cennetteyken iyi amelleri göstererek Meleklere vaaz ederdi, dünyadaysa kötü amelleri göstererek ins-ü cinne (insanlara ve cinlere) vaaz etmektedir.

            Beyaz ipeğin astarının siyah kumaşla işlenmesi gibi insanlar da şeyleri zıddı olmaksızın tanıyamaz – Melek iyi amelleri gösterip simgesel olarak “Bunları yaparsan ödüllendirilirsin,” der. Ama kötüyü bilmeyen iyiyi de bilemez.

Burada Hallaç bütünleyicilik ya da ‘coincidentia oppositorum[9]’ ilkesini öne sürmektedir; tıpkı Yin Yang çemberinde olduğu gibi, siyah ve beyaz birbirine sarılırken kendi içlerinde de birbirlerinden birer zerre ihtiva ederler. Bir bakıma Allah her şeydir, İblis’se hiçbir şey ama yine de ortada bir aşık olmadan Allah bir Sevgili olarak kavranamaz; bilhassa da trajik bir aşık, ayrılığa yazgılı bir aşık olmadan. İşte Şeytan’ın kibri bu trajedinin ta kendisidir.

Hallaç bununla da yetinmez, manevi yiğitlikte İblis’in ve Firavun’un (kendini Tanrı olarak gördüğü için günahkârların en beteri sayılır) eşi dengi bulunmadığını beyan eder. “Yoldaşım İblis, öğretmenim Firavun’dur. İblis ateşle tehdit edildi de yine sözünden dönmedi. Firavun Kızıl Deniz’de boğuldu ama yine de ne sözünden döndü ne de şefaat dilendi.” Hallaç kendisi de onlar kadar taşkınca bir iddia da bulunmaktan geri durmaz: “Ben de diyorum ki: O’nu bilmiyorsanız bari O’nun tecellilerini bilin, ben O’nun tecellisiyim ve ben Hakk’ım. Bunun böyle olması Hakk’ı idrakimin bitmek tükenmek bilmemesindendir.” Ve tıpkı İblis ve Firavun gibi Hallaç da bu yüzden darağacına çekilip, bedeni paramparça edildiği halde sözünden dönüp gururunu elden bırakmadı.

Şeytanı savunan şeyhlerden ikincisi, Ahmet Gazali, hem yoğun ve karmaşık mistik dili sayesinde hem de sufizminin kusursuz ortodoksluğuyla meşhur İmam Gazali gibi nüfuzlu bir ağabeyinin olması sayesinde beddualardan değilse de darağacından kendini kurtardı. Ahmet Gazali pek çok noktada Hallaç’ı andırıyordu, örneğin “İlahi Tevhid’e vefayı İblis’ten öğrenmeyen kimse, kâfirdir” ya da “her ne kadar lanetlenmiş ve aşağılanmış da olsa Şeytan yine de fedakârlıkta âşıkların önde gideniydi” diyordu[10].

Ahmet Gazali bu üç şeyhten sonuncusu olan Ayn el Kuzat Hamedani’nin de mürşidi ve öğretmeni olmuştu. Bağdat’ta hapse atılan ve 1131’de 33 yaşındayken kendi memleketi olan Hamedan’da idam edilen Ayn el Kuzat bu üçü arasında en az bilineni ve muhtemelen en parlak zekâlı olanıydı[11]. Şu satırlar kendisine aittir:

‘Aşkta kıskançlığı’ bırak bir yana a cancağızım! Bu âlemde ‘İblis’ diye bilinen o divane aşığın ilahi âlemdeki adını bilir misin sen? Onun adını bilseydin onu o adla andığın için kendini kâfir sayardın. Dediklerime kulak ver. O divane Allah’a âşıktı. Bir merhamet imtihanının nelere yol açtığını bilir misin sen? Bir yandan dert ve gazap öte yandan suçlama ve aşağılama. Allah’a âşıksa bunu kanıtlaması istendi ondan. Dert ve gazap imtihanıyla suçlama ve aşağılama imtihanları konuldu önüne ve o da kabul etti bunları.

            O zaman bu imtihanlar onun aşkının hakikatini ispat etti. Neden bahsettiğimi ne bileceksin sen! Aşk içinde hem reddi hem de kabulü barındırmalı ki âşık Sevgili’nin lütfü ve gazabı ile olgunlaşsın; yoksa toy ve kısır kalır.

            İblis’in de Muhammed kadar bu Yol’da rehberlik ettiği hakikatini kavramak herkesin harcı değildir. İblis insanı Allah’tan uzağa götürürken Muhammed Allah’a doğru götürür. Allah, İblis’e “Ey aşığım, bana olan aşkındaki kıskançlığın sayesinde yabancıları benden uzak tut,” diyerek onu makamının kapısına bekçi tayin etmiştir.

Ayn el Kuzat, aşkta ayrılığın aşkta birleşmeden daha üstün olduğuna işaret eder zira ilki dinamik bir halken ikincisi statik bir haldir. İblis, Ayrı Düşmüşlerin önde gideni olmakla kalmaz aynı zamanda beşeri aşklarda da bu hale sebep olur ve her ne kadar kimileri bunu ‘kötü’ bir biçimde tecrübe etseler de Sufi, bunun gerekli ve hatta iyi bir şey olduğunu bilir.

İslam’da “Tanrı yok (la ilahe), sadece Allah (illa’Llah)” sözleriyle kelime-i şahadet getirilir. Ayn el Kuzat hakir kimselerin, olumsuzlamanın yani ‘’nın ötesine asla geçemeyeceğini ve illa’Llah mabedine asla varamayacaklarını izah eder. Bu derunî âlemin kapı bekçisi yahut mabeyincisi İblis’ten başkası değildir. Ayn el Kuzat İslami satanolojiye kendi özgün katkısını İblis’in mabeyinciliğini temsil eden son derece etkili iki imgeyle yapar: Siyah nur ve Sevgili’nin kara zülüfleri.

‘Siyah nur’, Batılı mistikler ve simyacıların da ‘Gece yarısı Güneşi’ gibi deyimlerle bir hayli aşina olduğu coincidentia oppositorum ilkesini anımsatır. Sevgili’nin yüzünü kimi zaman gizleyen kimiyse açığa vuran ‘zülüflere’ gelince, bu imge de Hinduların Maya mefhumunu akla getirir; dünyanın hem kahır getiren bir yanılsama hem de her şeyi mazur gösteren bir lütuf olarak kâh ihmale ve unutkanlığa kâh hatırlamaya sevk eden ayartıcı güzelliği. Ayn el Kuzat şöyle yazar:

Sevgili’nin ‘gamzesi’ ve ‘beni’yle kast edilen nedir sen bilir misin? Tahtın üstünde asılı duran siyah nurdan sana bir haber verilmedi mi? O Allah’ın zülüflerine benzetilen nurudur İblis’in; İlahi Nur’la kıyaslandığında karanlıktır elbet ama o da nurdur aynen öbürü gibi.

            Sevgili’yi böyle bir ‘perçem’le, ‘ben’le, ‘zülüf’le ve ‘kaş’  ile gören kimse tıpkı Hallaç gibi şeksiz şüphesiz “Ben Hakk’ım…” diye ilan eder.

             İnsanlar İblis’in adını duymuşlardır ama onun kimseyi tanımayacak denli kibirli bir aşka sahip olduğunu bilmezler. Bu kibir nerden gelir bilir misin? İblis’in nurunun (zülüflerin) gamzeye ve bene (Muhammed’in nuru) olan yakınlığından gelir. Zülüfler, kaşlar ve saçlar olmaksızın gamze ve ben hiç tamam olabilir mi? Ant olsun Allah’a, olamazlar!

            İnanmıyorsan Allah’ın sözüne bak: “Her türlü övgü, gökleri ve yeri yaratan, derin karanlığı ve (parlak) aydınlığı var eden Allah’a özgüdür.” (VI:1) Ak olmadan kara, kara olmadan ak nasıl tam olur? Olamaz. İlahi Hikmet böyle takdir etmiştir.[12]

MELEK TAVUS

Sufizm içerisinde İblis’in müdafaası enteresan, çarpıcı ve tehlikeli bir gizemci metafizik mesele olarak kaldı. İblis’in müdafaasında kullanılan etkili ve ışıltılı imgeler kaçınılmaz olarak ibadet ve ayinlerde vücut buldu ve yine kaçınılmaz olarak bu açılım İslam’ın bünyesinde bir kırılmaya yol açtı. Her ne kadar İslam, mesela Katoliklik için söz konusu bile olamayacak doktriner bir esnekliğe sahip olsa da yine de kabul edemeyeceği kimi züller de yok değildir. Şeytana tapmak da işte böyle bir züldür.

M.S. 1100 civarlarında Adi ibn Musafir adında Baalbekli (Lübnan) bir şeyh Bağdat’a gelip büyük ortodoks sufiler İmam Gazali ve Abdülkadir Geylani ile ilişki kurdu. Onlar sayesinde Ahmet Gazali ve Ayn el Kuzat Hamedani’den haberdar oldu ve kim bilir belki onlarla da tanıştı. Daha sonra Şeyh Adi, Laleş’in (Irak) ücra vadilerine çekildi ve oradaki Kürt köylülerinin arasında kendi sufi tarikatını kurdu. Şeyh Adi katı Sünni ortodoksluğu ve ağır çileci uygulamalarıyla tanınıyordu ve kendisinden bugüne kalan tüm özgün eserler de bu sofuca sadeliği yansıtmaktadır.

Ancak görünüşe göre Şeyh Adi’nin bir de gölge benliği bulunmaktadır. Müritlerinin Yezidiler[13] olarak bilinen torunları tarafından Şeyh Adi’ye ve tarikatın diğer şeyhlerine atfedilen muhtelif tuhaf metinlerde şeytan kendinden menkul büyük bir tanrı, Melek Tavus, olarak karşımıza çıkar – Hallaç’ın İblis’i, pagan bir tanrı olarak mitleşmiştir.

Devasa bronz tavus sancaklarından birini onun adıyla anan Yezidiler Hallaç’a son derece büyük hürmet gösterirler. Şeyh Adi’ye atfedilen bir şiirde Şeyh kendi tanrısallığıyla övünürken Hallaç ve Beyazıt Bistami gibi sufilerinkine benzer  ‘vecd ifadeleri’ne başvurur:

Ben Şam’dan gelme, Musafir oğlu Adi

Doğrusu Rahman bana tahsis etti isimleri,

İlahi Tahtı, tabureyi, yedi deryayı ve arzı

Hikmetimin sırrında tanrı yok benden gayrı

Hamdolsun bana, her şey benim irademle olur

Kâinatın aydınlığı hep benim bahşettiklerimdendir.

Uzun bir süre Yezidiler bile Yezidi adının MS. 690’da peygamberin torunu ve Şia İmamı Hüseyin’in katline sebep olan o sefih kalleşten, Halife Yezit’ten geldiğine inandılar; Şia’nın küfürlerine karşı Yezit’in savunulması, Şeyh Adi’nin tarikatındaki fanatik Sünniliği yansıtıyor olabilir ancak bugün Yezidiler Halife’yi kendilerini şeriatın kınamalarından kurtaran ortodoksi düşmanı bir kahraman olarak görmektedir. Ne var ki Yezidi adı büyük olasılıkla eski Farsça bir kelime olan ve tanrı ya da ruh anlamına gelen ‘yazd’ ya da ‘yazad’tan gelmektedir. Laleş Kürtleri, kökleri Mecusi Düalizminde yatan İslam öncesi ‘pagan’ inançlarını korurken her nasılsa bunu Hallaç’ın İblis’i müdafaasıyla ve aşırı Sünni Halife Yezit kültüyle harmanlamış olmaları muhtemeldir. Bu akıl almaz bağdaşımın şimdi Laleş’teki mezarı Yezidi ibadetlerinin merkezi olan Şeyh Adi’nin eseri mi olduğu yoksa o öldükten sonra mı ortaya çıktığı ise tartışmaya açık bir konudur.

Her ne kadar Yezidiler ilkesel olarak okuryazarlığı reddediyor olsalar da (ki çoğu gerçekten de okuma yazma bilmez) yine de iki kutsal ‘Mushaf’ları vardır; İlahi Nur Kitabı ve Kara Kitap (iki başlıktaki imgelerin toplamı ‘Siyah Nur’u akla getirir). Hıristiyan Satanistler gibi kötücüllüğün ilkesi olarak değil ortodoks dinler tarafından haksız yere suçlanmış enerji ilkesi olarak Şeytan’a ibadet ederler. Kara Kitap’ta şöyle denir:

Başlangıçta Tanrı kendi kıymetli Cevher’inden Beyaz İnci’yi yarattı: ve Enfar adında bir kuş yarattı. Ve inciyi kuşun sırtına koyup kırk bin yıl orda hüküm sürdü. İlk gün, Pazar günü, ‘Azazil’ adında bir melek yarattı ki bu, hepsinin reisi olan Melek Tavus’tur.

Sonra, İlahi Nur Kitabı‘nda Melek Tavus bizimle doğrudan konuşur:

Vardım, varım ve ebediyen var olacağım, tüm mahlûkata hükmederek ve hükmüm altındakilere yapıp edeceklerini buyurarak. Ben hemen yanı başınızdayım öyle ki başınız dara düştüğünde bana güvenin ve benden yardım dileyin; benim mevcut olmadığım, bensiz, tek bir mekân dâhi yoktur. Yabancıların kendi arzularına göre yapılmadığı için kötü saydıkları her işte benim parmağım vardır. 

Kara Kitap bir dizi enteresan yasak içerir. Marul ve fasulye yasaktır çünkü ilkinin (Maniciler tarafından) ‘saf ışık’ kıvılcımları içerdiğine ikincisininse (Pisagorcular tarafından) tenasüh eden ruhları içerdiğine inanılırdı. Balık eti, ceylanlar, tavus kuşları ve çivit mavisi de yasaktır, hiç şüphesiz Şeytan’ı temsil ettikleri için ki dahası Yezidiler arasında Şeytan’ın adını ağza almak da yasaktır. Geleneksel olarak kaosun simgesi sayılan balkabakları da yenmeyecek kadar kutsal kabul edilirler.

HAYAL GÜCÜ OLARAK İBLİS

Yezidiler üzerine kapsamlı bir antropolojik çalışma, geç dönem Sufilikte Şeytan’ın müdafaasının gelişimi, el Ceyli ya da Ruzbehan Bakli gibi derin mistiklerin Satanizm’e yönelttiği eleştiriler, demonoloji ve şeytan tapıncı üzerine engin folklorik dokümanlar, İslam eskatologyası (Dante’nin de faydalandığı cehennem ‘haritaları’ da dâhil olmak üzere) ya da Ortaçağ İsmaililerinden tutun da modern solculara varana değin İblis figürünün İslami isyankârlar için kullanımı gibi akıl çelici konudan sapmaları bir kenara bırakmak zorundayız (Ancak tüm bu konular dipnotlarda kaynak gösterilen metinlerde mevcuttur). Benim buradaki amacım arkadaşımın karşılaştığı şeytana tapan Kürtlerin bahsettiği ‘Şeytan’ın zatı’nın ne olduğunu sorgulamaktan öteye geçmez[14].

Bu sorunun cevabı ‘Şeyh-ül Ekber’ İbn Arabî okulunun kimi metinlerinde bilhassa da Azizüddin Nesafi’nin İnsan-ı Kamil risalesinde verilmektedir:

Allah bu ‘âlem-i asgar’a (mikrokozmos) kendini temsil etmesi için vekilini atadı, bu ilahi vekil akıldır. ‘Akıl’ bu vekâleti devraldığında‘alem-i asgar’ın tüm melekleri onun önünde secde ettiler bir tek ‘vehim’ hariç, o secde etmeyi reddetti nasıl ki ‘âlem-i ekber’de (makrokozmos) Âdem vekâleti devraldığında tüm melekler ona secde etmişken bir tek İblis etmediyse…

            Üçüncü cennetten altı kişi çıktı: Âdem, Havva, Şeytan, İblis, Tavus ve Yılan.

            Âdem ruhtur, Havva beden, Şeytan doğa, İblis vehim, Tavus şehvet ve Yılan gazap. Âdem akıl ağacına uzandığında üçüncü cennetten çıkıp dördüncü cennete girmiştir. Tüm melekler Âdem’in önünde secde etmiştir, İblis hariç, o etmemiştir. Yani, manevi olsun maddi olsun tüm güçler ruha hürmet ve itaat etmişlerdir, vehim hariç, o bundan geri durmuştur.

Metinde geçen sözcük ‘vehim’; ‘hayal’ ya da ‘hayal gücü’ değil. Ama İbn Arabî okulunda bu kelimeler bazen birbirlerinin yerine de kullanılır çünkü aslında hayal gücü (tıpkı Sevgili’nin zülüfleri gibi) hatırlama yetisini hem dağıtır hem toplar ve kişiyi hem ‘günaha ve isyana’ hem de her şeyin içindeki ulûhiyet görüşüne sevk eden bir ayartıcıdır. İbn Arabî’ye göre imgeler olmaksızın maneviyat da olamaz çünkü Hakk’ın ayrımsız birliği ancak yaradılışın çokluğu şeklinde/içinde O’nun tecellileri olarak tecrübe edilebilir.

Ayn el Kuzat’ın dediği gibi Şeytan bir eşiğin bekçisidir ve kapı aralığı bir berzahtır, âlemler arası bir uzam, müphem ve eşikte duran bir mekân-ı lâ-mekân, bir hayal âlemidir[15]. Batı’da Şeytan’ı Hayalgücü olarak kabul eden tek kişi William Blake’ti; sufilikteyse bu özdeşlik en azından onuncu yüzyıldan bu yana aşikârdır. Şeytan’ı savunan sufiler kötülüğü savunuyor ya da kötülüğe mazeret buluyor falan değillerdi, onlar bir sırrı dile getiriyorlardı: ‘şeytan’ izafî bir gerçekliğe sahiptir ve bu da ‘safi insan’dan ibarettir. Peygamberin dediği gibi, söz konusu olan şey hepimizin kendi içindeki ‘şeytan’ı Müslüman yapmasıdır. Ama bu içsel simyayı gerçekleştirme araçlarımıza öncülük eden de gene bizzat İblis’in, Siyah Nur’un paradoksal ay ışığıyla aydınlanan aynı güç, hayal gücümüzdür.

Hakim Bey (Peter Lamborn Wilson)
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Notlar:

[1] Yani İngilizce olarak. Başka bir dostum, romantik asilerin peşinde Marksist bir etnograf olan Martin van Bruinesse de Şeytanperestleri ziyaret etmiş ve onlarla ilgili bir şeyler yazmıştı – ama Felemenkçe (bu son derece aydınlatıcı ve İngilizceye çevrilmesi muhtemel makalenin basılı hali için Index Islamicus’a bakın). Ben de Scandal: Essays in Islamic Heresy ((Brooklyn, N.Y.: Autonomedia, 1988) kitabımda halk sanatları bağlamında Şeytanperestlerden söz etmiştim.

[2] Bkz. V. Ivanov,  Truth-worshippers of Kurdestan: Ahl-i Haqq Texts (Bombay: Ismaili  Text Society). Tarikatın içindeki bilgi kaynaklarımın söylediğine göre bu metin pek de faydalı sayılmazmış. V.  Minorsky’nin Encyclopedia of  Islam’da yer alan “Ahl-i  Haqq” makalesi ise kısa olmasına rağmen oldukça aydınlatıcı bir makale.

[3] Üstad Nur Ali İlahi bahsi için Scandal: Essays in Islamic Heresy ((Brooklyn, N.Y.: Autonomedia, 1988) kitabıma bakabilirsiniz.

[4] Dr.  Behram  İlahi  (Üstat  Nur  Ali  İlahi’nin oğlu ),  The Path of Perfection,  Jean During’in Fransızca çevirisinden İngiliceye çeviren  James  Morris  (Londra: Rider Books, 1987). Sayfa 28’de İlahi, Şeytanperestlere atfen olabilecek bir yorumunda şöyle der:  “Kimi yanlış yöne sevk olmuş zihinler işi ‘Mademki Allah her halükârda iyi ve merhamet sahibi o zaman onu dert etmeye ne gerek var: ve mademki tüm sıkıntılarımızın kaynağı şeytan ve kötülüğün tanrısı, o halde onun iltifatını sağlama almaya bakmalı’ demeye kadar vardırırlar. Böylece şeytana ibadet eder hale gelirler.”

[5] [Ç.N.] teodezi  (theos: Tanrı; dike: türe) Fiziksel ve ahlaksal kötülükten doğan karşı çıkışlar önünde Tanrının iyilik, yaratıcılık ve sorumluluk özelliğini irdeleyen öğreti;

[6] Bu, kötü Yahudilerin ya da Müslümanların olmadığı ya da bu kültürlerde ‘kara büyü’nün var olmadığı anlamına gelmez ama bu kültürlerin içinden asla kurumsal bir Satanist kötücüllük doğmamıştır. Şeytanperestler haricinde İslam içerisinde Şeytan kültü (Yezidiler ve kimi Sufilerin bahsinde de göreceğimiz üzere) şeytanı gizliden gizliye iyi olarak görmektedir.

[7] ‘Satan’, Hasım anlamına gelen bir unvandır, ‘İblis’ ise bu meleğin ismidir ve Grekçe diabolostan gelir

[8] The Tawasin of Mansur al-Hallaj, çeviren Aisha at-Tarjumana (Berkeley ve Londra: Diwan Press, 1974 ) [Ç.N. Türkçe çevirisi bu metindeki diğer tüm özgün eser alıntılarında olduğu gibi metinde yer alan İngilizce çevirisinden yapılmıştır.]

[9] [Ç.N.] coincidentia oppositorum: Lat. zıtların birlikteliği

[10] İranlı sufi üstat Dr. Cevat Nurbaş’ın hazırladığı ve muzipçe The Great Satan “Eblis” (Londra: Khaniqah- i Nimatullahi) başlığını koyduğu Şeytan üzerine Sufi dokümanlarından oluşan muhteşem derlemeden. Ayrıca bkz. Ahmet Gazali,  Sawanih: Inspirations from the World of Pure Spirits, çeviri  N.  Pourjavady (Londra:  KPI,  1986 ),  Pers “Aşk Okulu” üzerine son derece etkili bir eser.

[11] Bkz. A Sufi Martyr,  Hamedani’nin hapiste yazdığı savunması çev.  A. J. Arberry  (Londra:  Allen & Unwin. 1969), bu kitabın ekler kısmında başka eserlerden ‘satanist’ bölümlere de yer verilmiştir.  Ayrıca daha kapsamlı seçkiler için bkz. Nurbaş, a.g.e. ve Peter  J.  Awn’ın çalışması Satan’s Tragedy and Redemption: Iblis in Sufi Psychology (Leiden: E.  J. Brill,  1982),  ki bu eserin en önemli yanı Sufi yazarlardan yaptığı çok sayıdaki alıntılardır. N.Pourjavady ile birlikte derlediğimiz Drunken Universe: An Anthology of Persian Sufi Poetry (Grand Rapids, Mich.: Phanes Press, 1987) kitabında da Hamedani’nin en güzel dörtlüklerinden bir kısmına yer verdik. Bildiğim kadarıyla İngilizcede bunların haricinde bir çalışma yok.

[12] Hamedani, a.g.e.

[13] Aşağıdaki bilgiler için John Guest’in özenli ve etkileyici çalışması The Yezidis (Londra ve New York: KPI, 1987)’ten faydalandım; bu eser tarihsel ve belgesel açıdan son derece zengin olmasına rağmen Sufizm ve metafizik alanlarında son derece zayıf kalıyor.

[14] Ehl-i Hakk tarikatının sınırın Irak Kürdistan’ı tarafında kalan Şeytanperestlerle bir şekilde ‘ilişkili’ olması muhtemel görünüyor.  Bazı akademisyenler ( örneğin C.  Glasse , The Concise Encyclopedia of Islam, Harper & Row, 1989 ), böyle bir ilişki öne sürmüşlerdir ancak bu iddiaya dair kesin bir kanıta sahip değilim.

[15] Bkz. Henr y Corbin,  Creative Imagination in the Sufism of Ibn ‘Arabî, çev. R. Manheim (Princeton: Princeton University Press, 1969 ).

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir