Hayalet Kuş

Wasatch Dağları’nın çorak eteklerinde Samanyolu üzerimizde uzanırdı. Uykuya dalmadan önce her gece gözlerimiz bu patikada dolanırdı. Kendine has hakikatleriyle benim kişisel evrenim buydu işte. Benim için hakikat görüp duyabildiğim, dokunup tadabildiğim, her türlü dinsel öğretiden çok daha güvenilir olan bu şeylere dayalıydı. Kapıların ardındaki din beni sıkıyordu, dışarıdakiyse hiç sıkmazdı. Kanatlarının altı pas rengi pipilolar geçen yıldan dökülmüş yapraklar arasında eşiniyordu; lazuli çinteleri ağaçların yemyeşil tepe tacı içinde turkuaz ünlem işaretleri ve mavi-gri sinekkuşları yabanın biteviye anlatısı içindeki virgüller gibiydi. Benim esin perilerim kanatlıydı. Saksağanlar, akşam kocabaşları ve mavi alakargalar aileden sayılırdı. Hindi akbabaları yaz sıcaklarında davetsiz gölgeleriyle tepemizde süzülürdü. Çıngıraklı yılanlar dışarıdaki hayatımızın baş belalarıydı. Onları önce duyar, sonra çöreklenmiş halde görürdük ve daha üç demeden tabanları yağlardık. Bulutlar değişimleri takip ettiğimiz odak noktamızdı.

Okul tatil olur olmaz “Yakalama” oyunumuz başlardı. Bu bizim dağlara özgü Define Adası yorumumuzdu. Çocuklar kermes meşeleri üzerinde önceki yıldan kalma ağaç evleri inşa edip onarmaya koyulurdu.

Bu sürüp giden oyunun tam olarak ne olduğunu size açıklamam güç ama uyandığımız andan akşam yemeğine dek aklımız fikrimiz hep bundaydı. Kızlar bir takımda erkekler bir takımda, ağaçların stratejik noktalarından birbirimizi gözetlerdik. Başka bir yerde yaşayan başka biri olduğumu hayal etmenin keyfi beni yaz boyu meşgul etmeye yeterdi.

Kendi dilimizi kurardık. Haritalar hazırlardık. Bunları gömerdik. Bulduğumuz cam parçalarının kendi para birimimiz olduğu bir topluluk kurmuştuk. Yeşil ve kahverengi cam kırıkları boldu. Lavanta rengi aranan bir parçaydı, mavi cam nadirdi ama adaçaylarının altında kızgın çöl güneşi altında esas peşinde olduğumuz parıltı kırmızıydı.

Bir gün ağaç evimizde otururken hemen üstüme tünemiş beyaz bir kuş fark ettim. Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Büyükanneme telefon etmek için eve gittiğimde ağaçlara bakan sürgülü cam kapılardan kuşu hâlâ görebiliyordum. Ona telefonda kuşun boyutu ve biçiminin kızılgerdanı andırdığını ama kahverengi bir sırtı, siyah bir başı ve kızıl bir gerdanı olmadığını söyledim. Dikkatle dinlemişti. İkimiz de önümüze kuş kitaplarımızı açmıştık. Büyükannem, “Belki de bir albinodur,” dedi. “Pigmentasyon eksikliği olan bir kuş, gözleri bile renksiz olabilir.” O kelime, albino, benim için bir vahiy gibiydi. Büyükannem ruhlar aleminden deseydi de etkisi aynı olurdu.

Gördüğüm kuş hakikatten de bir kızılgerdandı, en yaygın kuşlardan biri, sadece hazır kesim elbisesi eksikti, kırmızı gözleri ve beyaz tüyleri vardı. Bir esinle ona “Kutsal Ruh” dedim.

Sekiz yaşında bir kuş gözlemcisi olarak yerel Audubon şubesine gözlemimi bildirdiğimde başkan yaşım nedeniyle bunu resmen “güvenilir bir gözlem” sayamayacaklarını söyledi.

Büyükannem kafasını sallayıp, “Sen ne gördüğünü biliyorsun,” dedi. “Kuşun sayılmaya ihtiyacı yok, senin de öyle.”

Terry Tempest Williams (“When Women Were Birds” kitabından)
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Yazıyı Paylaşın