Gözler Önüne Serilen Muamma (Genjo Koan)

13. yüzyıl Zen ustası Eihei Dogen (1200-1253) sadece oturup meditasyon yaparak ve ustadan öğrenciye doğrudan intikalle uyanışın aktarılması üzerine kurulu Zen okulunu Çin’den Japonya’ya ilk getiren ustalardan biridir ve Soto Zen okulunun öncülerinden biri sayılmaktadır. Dogen aynı zamanda Mahayana Budizm’in temelinde yatan felsefi bakışı aktarmakta da çok yetkin bir Zen filozofuydu. Şiirsel bir dille harmanlanmış felsefi söylevleri öğrencileri tarafından not ediliyordu ve daha sonra Dogen bu konuşma kayıtlarının üzerinden geçerek 96 fasiküllük başyapıtı Shobogenzo’yu yazmıştı. Genjo Koan (Gözler Önüne Serilen Muamma) ise gerek Zen öğretmenleri gerekse Budizm çalışmalarıyla tanınan pek çok akademisyen tarafından Shobogenzo’nun ve Mahayana Budizm’in özünü en yetkin biçimde aktaran metin olarak görülmektedir. Kısacık bir metin olmasına rağmen bu metni çevirmem yıllarımı aldı. Başta Masao Abe ve Gudo Wafu Nishijima Sensei’nin çevirileri olmak üzere İngilizce on kadar ayrı çevirisini defalarca okudum, her birinin şerhlerinin üzerinden geçtim, Japonca bilmememe rağmen metnin Japoncasına da ulaşıp Japonca sözlüklerle metnin içinde debelenip durdum. Ancak en çok da metni çevirdiğim yıllar içerisinde Dogen’in de uyanış yolunun en önemli bileşeni olarak gördüğü sessizce oturarak yapılan meditasyonların (zazen) Dogen’in sözlerine ve uyanışa dair kavrayışımı netleştirdiğini düşünüyorum. Yine de her çeviri gibi muhakkak ki eksik bir çeviridir bu nasıl ki her söz de hakikatin eksik bir çevirisinden ibaretse. Umuyorum ki ayın bu sudaki yansıması hakikat yolcularını zihinlerinde parlayan aya doğru yönlendirir. Keyifli okumalar.

*********************************************

Gözler Önüne Serilen Muamma (Genjo Koan)

Türlü türlü olguyu Buda öğretisinin esaslarıyla algıladığımız vakit “rüya ve uyanıklık”, “uygulama ve tecrübe”, “yaşam ve ölüm”, “Budalar ve duyarlı varlıklar”dan söz ederiz. Tüm bu olguları benliksiz bir biçimde algıladığımızdaysa rüya ve uyanıklık, yaşam ve ölüm, Budalar ve duyarlı varlıklar mevzubahis edilemez. Uyanış yolu ise doğal olarak aşırılık ve kıtlığın ötesine uzanarak rüyayla uyanıklığı, yaşamla ölümü, Budaları ve duyarlı varlıkları bir kılar. Biz onları ne kadar sevsek de çiçekler kuruyup solar, ne kadar nefret edersek edelim bahçede ayrık otları büyür.

Rüya, kişinin türlü türlü olguyu uygulama ve tecrübe etme yükünü sırtlanmasıdır. Uyanıklık ise türlü türlü olgunun kişiyi tecrübe etmesidir. Budalar, rüyaya bütünüyle uyanmış kişilerdir. Duyarlı varlıklarsa uyanıkken rüya görenlerdir. Kimileri uyanış üstüne uyanış yaşarken kimileriyse rüya içinde rüyaya dalar. Hakiki Budalar kendilerini Buda olarak görmeyebilirler. Yine de tecrübe ettikleri hal uyanıştır ve uyanışı tecrübe etmeye anbean devam ederler.

Bedeninizle zihninizin olanca gücünü biçimleri görmeye sarf etseniz ve bedeninizle zihninizin olanca gücünü sesleri duymaya sarf etseniz de bu aynanın ardındaki aksin ya da suyun içindeki ayın algısıyla aynı olmaz. Bir taraf bilindi mi öbür taraf karanlıkta kalır.

Uyanış yolunu öğrenmek, benliği öğrenmek demektir. Benliği öğrenmek, benliği unutmak demektir. Benliği unutmak türlü türlü olgunun tecrübesi demektir. Türlü türlü olgunun tecrübesi, kendi bedeninle zihnin ve ötekinin bedeniyle zihninden sıyrılmak demektir. Uyanışın izleri silinse de ardında iz bırakmayan bu uyanış anbean devam eder.

Öğretiyi aramak için yola koyulanlar ondan uzak düşmekten öteye gidemez. Benliğinde öğreti intikal edinceyse kendini oracıkta bulursun. Bir teknenin içinde denize açılan kişi kıyıya bakınca kıyı gidiyormuş gibi görünür de gözünü tekneden ayırmazsan gidenin tekne olduğunu bilirsin. Aynı şekilde türlü türlü olguya da karmaşayla dolu bir beden ve zihinle baktığımızda zihnimizin ya da benliğimizin sürüp gittiği yanılgısına düşeriz. Oysa kendimizi uygulamaya verip olduğumuz yere döndüğümüzde türlü türlü olgu benliksiz bir biçimde açığa çıkar.

Çıra yanıp kül oldu mu tekrar çıra olamaz. Yine de külü geçmişte çıra olan bir şeyin geleceği olarak görmemeli. Bir öncesi ve sonrası olduğunu kabul etmekle beraber çıranın evrendeki hali çıralıktır. Öncesi ve sonrası olsa da o şimdi bunlardan ayrıdır. Bir öncesi ve sonrası olduğunu kabul etmekle beraber külün evrendeki hali de küllüktür.

Nasıl ki çıra yanıp kül olduktan sonra tekrar çıra olamazsa insanlar da öldükten sonra tekrar yaşayamazlar. Böylece Buda öğretisinde yaşamın ölüme dönüşmediğini söyleme düsturu esas alınır ve bu nedenle ona başlangıçsız deriz. Yine Buda öğretisinde ölümün yaşama dönüşmediği de sabittir ve bu nedenle ona bitimsiz deriz. Yaşam o anın hali, ölüm o anın halidir. Tıpkı kış ve bahar örneğinde olduğu gibi; ne kış bahara dönüştü deriz ne de bahar kışa.

Bir uyanış yaşayan kimsenin haliyse ayın mesken tuttuğu suya benzer; ne ay ıslanır ne de su parçalanır. Geniş ve engin bir aydınlık, bir adımlık suya yerleşir. O koca küre ve kemerli gök, bir çimen yaprağındaki bir çiy tanesine ya da bir yağmur damlacığına sığar. Nasıl ki ay suyu parçalamazsa uyanış da o kimseyi parçalamaz. Nasıl ki çiy tanesi ayı örtemezse o kimse de uyanışı örtemez. Ne kadar derinse bir o kadar yüksektir. Ayın genişliğini irili ufaklı suların tecrübesiyle geçen süre belirler.

Olgular henüz bedenine ve zihnine nüfuz etmemiş kişi olguları gayet iyi bildiğini sanır. Olguların bedenine ve zihnine nüfuz ettiği kişiyse yine de bir yanın eksik kaldığını bilir. Diyelim ki bir teknede okyanusa yelken açmışsınız; görünürde ne kara var ne bir dağ, dört bir yana bakınca gördüğünüz yegâne şey kavisli bir çizgi, başka bir şeycik yok. Oysa gerçekte o koca okyanus kavisli de değildir düz de ve daha başka sayamayacağımız pek çok özelliğe sahiptir. Balıklar ve ejderler için bir saray, gökteki tanrılar için incili bir gerdanlıktır. Biz insanların gözünün görebildiğiyse kavisli bir çizgiden ibarettir. Türlü türlü olgu da gözümüze işte böyle görünür. Uyanış diyarında olguların pek çok farklı veçhesi olsa da biz ancak uygulamamızın gözümüzü açtığı kadarını görürüz. Türlü türlü olgunun töresini kavramak istiyorsak, yuvarlak ya da dörtgen görünseler de, dağların ve okyanusların daha sayısız niteliği olduğunu anlamalıyız; dünya içinde dünyalar vardır. Hem sadece dışınızda da değil – tek bir damlacığın içinde.

Suda gezinen bir balık için, ne kadar giderse gitsin suyun sonu gelmez; gökte uçan bir kuş için, ne kadar giderse gitsin göğün sonu gelmez. Hal böyleyken, ne kuş sudan ne balık gökten ayrıdır – ihtiyaçları çok olduğunda fazlasını, az olduğunda daha azını kullanırlar. Böylelikle ikisi de kendi alemlerinden sonuna dek sınırsızca ve özgürce faydalanır ancak kendi alemlerinden ayrılacak olsa ölürler. Şüphesiz ki su yaşamdır ve gök yaşam. Gökte kuş yaşamdır, suda balık yaşam. Yaşam kuş olur, yaşam balık olur. Buna daha pek çok örnek vermek mümkün.

Uygulama ve uyanış da böyledir. Şimdi suyun ya da göğün sınırını bulan bir balık ya da kuş, suyu ya da göğü aşmaya çalışsa da gidecek bir yol ya da yer bulamaz. Olduğunuz yerde yerinizi bulduğunuzda uygulama ortaya çıkar ve muamma gözler önüne serilir, yürüdüğünüz yolda yolunuzu bulduğunuzda tüm uygulamalarınız gözler önüne serilen muammadır. Bu yol – bu yer ne büyüktür ne küçük, ne senindir ne bir başkasının, ne geçmiştedir ne de şimdi ortaya çıkmıştır.

Aynı şekilde Uyanış Yolu’nu çalışıp bunda yetkinleşen kişi de karşılaştığı her olguyu iyice beller, her uygulamada yetkinleşir. Yer burasıdır, yol burada açığa çıkar. Farkındalığın sınırları mutlak değildir zira farkındalık Buda öğretisinde yetkinleşmemizle eşzamanlı olarak açığa çıkar. Farkına vardığınız şeylerin bilginiz dahilinde olacağı ve ayrım gözeten zihninizle anlaşılabileceğini sanmayın. Her ne kadar gözler önüne serilmiş olsa da muammanın tezahürü ele avuca sığmaktan uzaktır.

Mayoku dağındaki Zen ustası Hotetsu yelpazesini sallıyormuş. Bir keşiş yanına yaklaşıp demiş ki: “Usta rüzgâr ebedi bir doğaya sahipken ve her yerde eserken yelpaze kullanmak da niye?” Usta cevap vermiş; “Rüzgârın ebedi doğasını anlamışsın ama her yerde esme ilkesini anlayamamışsın.” Keşiş yine sormuş; “Her yerde esme ilkesi nedir?” Usta yelpazesini sallamış. Keşiş önünde saygıyla eğilmiş.

Buda öğretisinin tecrübesi ve onun doğru ve canlı aktarımı da işte böyledir. Rüzgârın doğası ebedi olduğundan dolayı yelpaze kullanmadan da rüzgârı hissedebileceğini söyleyen kişi ne ebediyeti ne de rüzgârın doğasını tanımıyor demektir. Rüzgârın ebedi doğası sayesinde uyanış evinin rüzgârları da toprağı altına çevirir ve nehirlerden süt akıtır.

Eihei Dogen
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir