Gönlün Uyanış Makamıdır Yuvam


13. yüzyılın büyük Zen ustası ve şairi Muso Soseki şöyle diyor bir şiirinde:

Belli bir yer olmadığında
Bana ait diyebileceğin
Nereye gittiğin hiç fark etmez
Hep yuvaya dönmektesin

Bir süredir Gürcistan’ın dağlarında dolanırken, yuvamdan fersah fersah uzakta, yuvamı düşünüyorum. Sahi neresi yuvam? Nicedir zihnimde/gönlümde dönüyor bu yuva meselesi, anlamaya çalışıyorum.

Sorsanız en çok Çanakkale, Biga’daki kendi köyümü yuvam diye niteleyebilirim belki. Tepelerini, düzlüklerini karış karış biliyorum; patikalarında yürürken hangi dönemeçten sonra minik bir su şırıltısıyla karşılaşacağımı, ilerideki meşeliğin ardında nasıl bir çayırın uzandığını bir aşığın sevgilisinin bedeninin kıvrımlarını bildiği gibi bildiğimden geliyor muhtemelen bu yuva hissim. Bir de tabii çocuklukta ve ilkgençlikte mekânla kurduğumuz kelimelere sığması güç ilişkiden. Zihinsel ve duygusal coğrafyamızın hatırı sayılır bir kısmını o ilk 10-15 yılımızın birikimi oluşturuyor sanırım. Ne tuhaf, o yıllarda hep Biga’dan kaçmanın ve bir daha asla dönmemenin hayalini kurardım.

Sonra yirmi yılımı geçirdiğim o kasabadan bir çıktım çıkış o çıkış. Sık sık köyüme dönsem de sanıyorum onu takip eden yaklaşık yirmi yılda hiçbir yerde dikiş tutturamadığımı söylesem yanlış olmaz. Şimdi geriye dönüp baktığımda, Biga’dan çıktığımdan beri gittiğim hiçbir şehirde, kasabada, köyde, dağ başında aralıksız 1,5 yıldan uzun kalmadığımı görüyorum. Oradan oraya savruldum durdum seyyare rüzgârlarla. Ama büsbütün başıboş da değil, tıpkı rüzgârlar gibi belli yörüngeleri ve döngüleri izleyerek oldu bu konar-göçerliğim, bunu yeni yeni fark ediyorum.

Gökova Körfezi’nde bir köye yerleştiğimi söylediğimde demişti bir dostum, seninkine yerleşmek denmez, kondum dersen daha doğru olur, diye. Hakikatten de ne yerleşik bir hayattı benimki, ne gezgin, daha çok bir ahir zaman konar-göçeriyim sanki.

Pek bilinçli bir tercih olduğunu da söyleyemem bunun. Şartlar öyle gelişti demek daha doğru olur, benimki sadece olgunlaşan şartlara uygun davranarak akıntının tersine yüzmeye çabalamama tepkisiydi. Hatta özellikle son yıllarda, bu konar-göçer yaşantımı daha çok sorgular oldum. Bir yerde kök salmak, gerek insanlarla gerekse flora ve faunayla ilişkileri derinleştirmek, bir yerin yerlisi olmak çağımızda yapılabilecek en doğru hareket gibi görünüyordu bana ve konduğum her yerde aslında bu niyeti taşıyordum. Ama heyhat, hayatın benim için başka planları vardı.

Yine ilkgençliğimden beri, fiziksel yollarda olduğu kadar manevi Yol’da da talimim sürüyor ve Taoculuktan, Sufizm’e, Türkmen-Alevi panteizminden Avrupa paganlığına dek pek çok su yatağından beslensem de daha çok Zen uyanış ırmağının akışını takip ettiğimi söyleyebilirim. Gerek Budizm’in temel “gelip-geçicilik” (anicca) ilkesi gerekse de Budist keşişlik pratiğinin de bir “evsizlik” öğretisi üzerine kurulu oluşunun da benim bu yuvasızlığım üzerinde etkisi olabilir mi diye düşünmedim değil.

Tarihsel Buda olan Siddharta Gautama sarayını, krallığını, ailesini, eşini ve çocuğunu terk ederek uyanışın peşinde yollara düşmüştü. Zen’in ilk piri Bodhidharma Hindistan’dan Çin’e dek gitmiş ve Buda’nın öğretisini Uzak Asya’ya taşımıştı. Zen’i Japonya’ya getiren Dogen de 12. yüzyılda muazzam bir yolculuğa girişip Çin’e gitmiş ve uyanış öğretisini alabileceği bir usta arayışında o dağ senin bu dağ benim dolaşmıştı. Zen yoluna yeni girenler uzun süre aynı manastırda kalarak bir ustanın kılavuzluğu altında ilerleseler de Yol’da ilerlemiş keşişler genellikle ilk ustalarının yanından ayrılıp kendilerine yeni bir usta bulmak için yollara düşerler ve yıllarca dolanırlardı. Bu gezgin keşişlere de Japonca bulut-su anlamında unsui denirdi.

Bu dervişlerin gezintileri de yukarıda bahsettiğim rüzgârların yörüngelerini izler gibiydi adeta. Rüzgârın önüne katılan bulutlar gibi gider soğuk bir dağın başına çarpar ve su olup yamacına düşerlerdi, ta ki yeniden buharlaşıp yeni bir rüzgârı arkalarına alana dek.

Bizim çoklukla başına buyruk estiğini sandığımız rüzgârları biraz daha yakından inceleyince onların da belli bir yuvaları ve güzergâhları olduğunu görürüz. Mevsimine göre değişmekle beraber belli bir bölgede ya da havzada, hep belli bir yönden esen hâkim yerel rüzgârlar için de böyledir bu, daha büyük yıllık döngülerle, atmosferdeki basınç alanların değişimleriyle oluşan siklonlar için de. Bu yüzden eskiden saatli maarif takvimlerde yazan filizkıran fırtınası, kırlangıç fırtınası gibi rüzgârlar da, belki 1-2 günlük sapmayla, her yıl hiç şaşmadan tekrar eder. Bu da onların göç yoludur. Tıpkı her bahar Mersin sahilinden çıkıp da Konya yaylalarına ve sonra güzün gerisingeri yürüyen Anadolu’nun son göçerleri Sarıkeçililer gibi onların da yuvası tek bir mekân değil akıp giden bir uzamdır.

Rüzgârlardan ve gezgin dervişlerden önce, konar-göçerler yuvayı böyle okumama aracılık etti aslında. Bir mekânın yuva sayılabilmesi için orayla daha derin ve köklü bir anlayışa dayalı bir bağın varlığının gerektiğini düşünüyorum. Yani bir şehirde belli bir semtin sakini olmak nasıl oradaki bakkalı, nalburu tanımayı, köşedeki binanın dış cephesine yeni boya yapılıp yapılmadığını fark etmeyi yani özetle uzama dair bir belleği ve farkındalığı gerektiriyorsa, kırsalda da oranın kurduyla kuşuyla, ağaçları ve dereleriyle benzer bir tanışlık gerekiyor. Bu da o yerde belli bir süre sabit kalmakla mümkün. Ancak konar-göçerlere baktığımda bu tanışlığın geniş bir alana yayılmış bir biçimde, hem de yerleşiklerin çoğuna nispeten daha derin bir biçimde varlığı beni hem şaşırttı hem de mutlu etti. Konar-göçer bir yaşam sürerken de yuvada olmanın mümkün olduğunu biraz böyle fark ettim. O zaman kızılçamlarından, yavşanına, kızlan çayından, sakar mekesine bitki ve hayvan halklarıyla yıllardır hemhal olduğum, Çanakkale’den başlayıp Fethiye’ye dek, kıyıdan içeri 100 km girecek şekilde, Ege ya da Batı Akdeniz sahil şeridini pekâlâ yuvam sayabileceğimi fark ettim.

Tam da bu yeni farkındalıkla eşzamanlı olarak, gezintilerimin çeperi genişledi. Önce ormanlarını gördüğümde aşık olduğum ve “Ben şimdiye dek orman görmemişim,” diye düşündüğüm Doğu Karadeniz’e oradan da Gürcistan’a uzanmaya başladım. Bu yeni coğrafya ve iklimlerin bilinmezliği çekiyordu beni sanırım. İflah olmaz bir kaçaktım, yuvamı bulur bulmaz oradan kaçmaya yazgılıydım belki de. Ama gittiğim hiç bir yerde turist, yani sadece kültürel farkın bir tüketicisi olmamaya çalışıyordum. Benim derdim mekânla yeni bağlar kurmak, her gittiğim yerde çevremin olabildiğince farkında olarak yuvamın sınırlarını genişletmek hatta belki de ortadan kaldırmaktı.

Kuzeydoğu Gürcistan’ın dağlarında, 3000 metredeki bir buzul gölünün kenarında oturmuş meditasyon yaparken tam da bunlar geçiyordu işte aklımdan. Karşımdaki gölün yarısı Rus yarısı Gürcü sınırları içinde kalıyordu. Buraya çıkarken omuzlarında AK-47’lerle pasaportumu inceleyen Gürcü askerler gölün etrafında dolaşmamamı, yüzersem yarısını geçmememi, Rusların ateş açabileceğini söylemişti. Olmayan sınırlar umurumda değildi benim oysa, olan ve keşfedilecek bağların peşindeydim. Mesela gölden çadırımı kuracağım kamp yerine yürürken karşılaştığım minik dereciğin kenarında karşılaştığım ve akşam salatama misafir olacak su tereleri gibi. O su tereleri Gökova körfezindeki yuvamla bağımdı benim. Bir gün babamla birlikte Azmak kenarına gittiğimizde o da su terelerini görüp “kerdıma” diyerek bir sevinç çığlığı atmıştı. Yıllardır görmediği kerdımalar onun için de çocukluğunun dereleriyle kurulan bir bağdı.

O akşam dağların soğuğuna karşı yaktığım ateşin yanı sıra elimdeki kitaptan bana seslenen Japon usta Muso Soseki’nin sözleri aydınlatacaktı yine gönlümü:

Nanzen-ji Manastırı’nda başrahiplik yaptığı dönemde rahiplerden biri Soseki’nin yanına gidip şöyle demiş:

“Manastır eğitiminizi tamamladığınızdan beri, yani son yirmi yıldır o manastır senin bu manastır benim dolanıp duruyorsunuz. Şimdiye kadar en az on kere yer değiştirdiniz. Bunun bir Zen izdeşi için pek de iyi olduğunu sanmıyorum. Bu sizi tüketir ve pratiğinizi zayıflatır.”

Soseki şöyle cevap vermiş:

“Sırf Buda’nın sözüne uyup evsiz bir derviş olmak uğruna oradan oraya geziyor değilim. Ben onun uyanışını zaten yuvam olarak görüyorum ve Doğu’ya da gitsem Batı’ya da bu yuvayı hiç terk etmiş değilim. Kimileriyse bir manastırda uzun süre kalırlar, ama her zaman aynı minderin üstünde oturmazlar ya! Bazen kalkıp ellerini yüzlerini yıkamaya giderler. Bazen bahçede gezerler ya da bir dağa çıkıp aşağıları seyrederler. Pekâlâ onların da eserekli olduğunu söyleyebilirsin. Oysa gönülleri uyanış makamında sabit olduğundan, dolanıp dursalar da aslında onların başka bir yerde olduklarını söyleyemeyiz.”

O gün o dağın tepesinde küçük bir satori, bir uyanış yaşadığımı söyleyebilirim. Aradığım yuva burasıydı işte, ben her neredeysem oradaydı. Çünkü yuva bir mekânın kendisi değil bizim o mekânla kurduğumuz ilişki biçimidir özünde. Yuvada olmaktan çok yuvalanmaktan bahsetmek daha doğru olur belki; sabit bir yere ilişkin bir öznitelik, bir sıfat olarak değil yerlerle kurulan bir etkileşim, bir fiil olarak düşünüyorum artık yuvayı.

Çağımızın en tanınan Vietnamlı Zen ustalarından Thich Nhat Hanh da bir söyleşisinde aşağı yukarı aynı şeyi şöyle ifade ediyor:

Erik Köyü’nde Geyik Parkı’nda çanın sesini ne zaman duysak içimizden şu şiiri tekrarlarız: “Dinliyorum, dinliyorum; bu muhteşem ses hakiki yuvama geri getiriyor beni.” Peki geri döndüğümüz hakiki yuva neresi? Hakiki yuvamız yaşamımızdır, hakiki yuvamız şimdiki andır, şimdi ve burada her ne olup bitiyorsa odur. Hakiki yuvamız ayrım gözetmediğimiz yerdir, kin gütmediğimiz yerdir. Hakiki yuvamız artık aramadığımız, bir şey beklemediğimiz, pişmanlık duymadığımız yerdir. Hakiki yuvamız geçmiş değildir; pişmanlıklarımızın, özlemlerimizin, hasretlerimizin, keşkelerimizin nesnesi değildir. Hakiki yuvamız gelecek değildir; kaygılarımız ve korkularımızın nesnesi değildir. Hakiki yuvamız halihazırdaki şu andır. Buda’nın öğretisine uygun bir kılgı içinde, burada ve şimdi olduğumuz vakit, farkındalığın enerjisi şimdiki zamanda hakiki yuvamızı kurmamızı sağlar.”

Sabah, farkında ve yuvada iniyorum dağdan.

İnan Mayıs Aru

Yazıyı Paylaşın