Er-Tarihe Karşı, Leviathan’a Karşı

ertarihekarsilevathanakarsi250[Bu yazı 2006 yılında Kaos Yayınları tarafından yayınlanan ve Fredy Perlman’ın tarih boyunca uygarlık mega-makinesine karşı süren direnişlerin hikayesini anlattığı Er-Tarihe Karşı, Leviathan’a Karşı kitabından alıntıdır.]

Sır meydanda. İnsanlar onları kafese koyana dek kuşlar özgürdür. Biyosfer, Tabiat Ana’nın kendisi, kendi kendini nemlendirdiğinde, güneşte uzandığında ve derisinden sürüngenlerle ve uçucuların kaynaştığı rengârenk tüyler püskürttüğünde özgürdür. Eşit büyüklükte başka bir küre ona çarpana ya da cesetvarî bir mahlûk derisini deşene, bağırsaklarını yırtana dek kendi doğası dışında hiçbir şey ya da oluş tarafından belirlenmez.

Ağaçlar, balıklar ve böcekler; her biri kendi potansiyelini, arzusunu keşfederek tohumdan olgunluğa erişinceye dek özgürdür, ta ki böceğin özgürlüğü kuş tarafından kısılana dek. Yenilen böcek, kendi özgürlüğünü kuşun özgürlüğüne hediye etmiştir. Kuş, sırası geldiğinde, böceğin en sevdiği tohumu toprağa düşürüp onu gübrelediğinde böceğin vârislerinin özgürlüğünü çoğaltacaktır.

Doğa durumu bir özgürlükler topluluğudur.

İlk insan topluluklarının çevresi de aynen böyleydi ve binlerce nesil boyunca da böyle kaldı.

Kafalarında Gulag’ı taşıyan modern antropologlar bu insan topluluklarını, çoğunlukla işe benzeyen kısır hareketlerle özetliyorlar ve en sevdikleri yiyeceği toplayan ve bazen de depolayan insanlara Toplayıcı adını veriyorlar. Bir banka kâtibi bu topluluklara Tasarruf Sandığı derdi herhalde.

Guatemala’daki bir kahve plantasyonunda çalışan zekler Toplayıcılardır, antropologlar ise Tasarruf Sandığı. Onların özgür atalarınınsa yapacak daha mühim işleri vardı.

!Kung halkı bizim yok edici çağımızın içinde mucizevî bir biçimde hayatta kaldı. R. E. Leakey onları anavatanları olan gür Afrika ormanlarında gözlemledi. Yetiştirdikleri tek şey kendileriydi. Ne olmak istiyorlarsa kendilerini öyle kılıyorlardı. Kendi oluşları dışında hiçbir şey tarafından belirlenmiyorlardı; ne çalar saatler, ne borçlar ne de üstler tarafından verilen emirler vardı. Uyumadıkları sürece tüm zamanlarını ziyafet çekip, kutlamalar yapıp, oyunlar oynamakla geçiriyorlardı. Topluluklarıyla her şeylerini paylaşıyorlardı: Yiyecek, deneyim, görümler, şarkılar. Yüksek kişisel tatmin, derin içsel neşe hep paylaşmaktan kaynaklanıyordu.

(Günümüz dünyasında kurtlar hâlâ paylaşmaktan kaynaklanan neşeyi tadıyor. Belki de bu yüzden hükümetler kurtları öldürenlere ikramiye dağıtıyordur.)

Diamond da, Afrika’da çağımıza kadar hayatta kalmayı başaran başka insanları gözlemledi. Hiç çalışmadıklarını gördü ama bunu İngilizce söylemeyi beceremedi. Bunun ye­rine iş ve oyun arasında bir ayrım yapmadıklarını söyledi. Diamond özgür insanların etkinliklerinin antropologun hislerine bağlı olarak bir an için iş, bir an sonra oyun olarak görülebileceğini mi kastediyor acaba? Etkinliklerinin iş mi oyun mu olduğunu bilmediklerini mi kastediyor? Senin ve benim, Diamond’un zırhlı çağdaşlarının, onların oyunuyla işini ayırt edemediklerini mi kast ediyor?

!Kung’lar bürolarımızı ve fabrikalarımızı ziyaret etselerdi, herhalde oyun oynadığımızı düşünürlerdi. Başka ne diye orada olalım ki?

Bence Diamond daha derin bir şeyi kast ediyordu. Böğürtlen tarlasındaki bir ayıyı izleyen bir zaman ve hareket mühendisi, saatini ne zaman çalıştıracağını bilemezdi. Ayı böğürtlen tarlasına doğru yürümeye başladığında mı başlıyor çalışmaya, yoksa böğürtlen toplarken mi, ya da çenesini açtığında mı? Eğer mühendis yarım akıllı olsaydı ayının iş ve oyun arasında bir ayrım yapmadığını söylerdi. Biraz hayal gücü olsaydı ayının böğürtlenlerin kızardığı andan haz duyduğunu ve yaptığı hareketlerin hiçbirinin iş olmadığını söylerdi.

Leakey ve diğerleri, insanların ilk atasının, bizim ilk büyükannelerimizin, gür Afrika ormanlarında, !Kung’ların yurdunun yakınlarında bir yerlerde ortaya çıktığını öne sürüyorlar. Tutucu çoğunluğun – doğanın hiçbir şey esirgemeyen cömertliğinden son derece memnun, becerileriyle mutlu, dünyayla ve kendileriyle barışık olanların – yuvalarını terk etmek için hiçbir nedenleri yoktu. Onlar kaldılar.

Delişmen bir azınlık dolaşmaya çıktı. Belki rüyalarının peşinden gittiler. Belki en sevdikleri gölet kurumuştu. Belki en sevdikleri hayvanlar uzaklara gitmişti. Bu insanlar hayvanlardan çok hoşlanırdı; onları kuzenleri bilirlerdi.

Dolaşanların Avrasya’nın her ormanına, ovasına ve kıyısına gittiği söyleniyor. Neredeyse her adaya yürüdüler ya da yüzdüler. Kuzey buz kütlesinin yakınındaki kara köprüsünden Amerika denilen çifte kıtanın en güney ucuna yürüdüler.

Gezenler sıcak ve soğuk diyarlara gittiler, bol yağışlı ve az yağışlı topraklara. Belki bazıları geride bıraktıkları sıcak yuvanın özlemini duydu. Eğer öyleyse, en sevdikleri hayvanların, kuzenlerinin varlığı kayıplarını telâfi etmiştir. Bazılarının bu hayvanlara duyduğu hürmetin izlerini hâlâ Altamira’ nın mağara duvarlarında, Amazon Vadisi’ndeki Abrigo del Sol’daki kayalarda görebiliriz.

Kadınların bazıları kuşlardan ve rüzgârdan tohum saçmayı öğrendi. Adamlardan bazıları kurtlardan ve kartallardan avlanmayı öğrendi.

Ama hiçbiri asla çalışmadı. Ve herkes bunu biliyor. Daha sonradan bu toplulukları “keşfeden” zırhlı Hıristiyanlar bu insanların hiçbir iş yapmadığını biliyordu ve bu onların sinirlerini bozdu, içlerine dert oldu, cesetler ortaya döküldü. Hıristiyanlar, kadınların kendilerini gündelik işlerle sınırlamak yerine çayırlarda “dehşet verici danslar” yaptıklarını söylediler, avcıların yayı germeden hemen önce şeytanca “hokus pokus”lar yaptıklarını söylediler.

Bu Hıristiyanlar, ilk zaman ve hareket mühendisleri, oyunun ne zaman bitip işin ne zaman başladığını ayırt edemediler. Uzun zamandır zeklerin angaryalarına aşina olan Hıristiyanlar, Emeğin Lâneti üzerlerine düşmemiş gibi davranan bu dehşet verici ve şeytansı putperestlerden iğrendiler. Hıristiyanlar bu “hokus pokus”a ve danslara hemen bir son verdiler ve bundan böyle işle oyunu ayırmakta güçlük çekmeyecekleri biçimde onların icabına baktılar.

Atalarımızın – Turner’ın terimini ödünç alıp onlara Sahipliler diyeceğim – hayatta kalmak için mücadele etmekten daha mühim işleri vardı. Onlar doğaya âşıktı ve doğa da aşklarını karşılıksız bırakmıyordu. Marshall Sahlins’in Taş Çağı Ekonomisi’nde ortaya koyduğu gibi her nerede olurlarsa olsunlar bolluk içindeydiler. Devlete Karşı Toplum’da Pierre Clastres, Sahiplilerin geçim mücadelesi verdiğinin kanıtlanabilir bir şey olmadığı konusunda ısrar ediyor, oysa ilerlemeci sanayileşmenin hudutları ve çukurlarındaki Sahipsizler için bu kesinlikle kanıtlanabilir. Leslie White, uzak yerler ve çağlardan raporların sarsıcı bir eleştirisinden, “bütünsel bir İlkel kültür” manzarasından sonra sözlerine “uygarlar arasında pek nadir görülen bir yaşam zenginliği içinde herkes için yeterince yiyecek mevcut” diyerek son veriyor. Ben yaşam zenginliği içindeki insanlar için İlkel sözcüğünü kullanmazdım.

İlkel sözcüğünü yaşamımızın ilerlemeci sefaleti içinde daha ziyade kendim ve çağdaşlarım için kullanmayı yeğlerim.

Fredy Perlman
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir