“Enerji Sonsuz Hazdır”

Montreal’de Sir George Williams Üniversitesi’nde genç bir kadın bana “En büyük korkunuz nedir?” diye sordu. Ağzımdan “gen havuzu çeşitliliği ve zenginliğinin kaybolması” lafı çıktı ve oradakilerin çoğu ne kast ettiğimi anladılar.

Yaşamın hazinesi tüm canlı varlıkların çok çeşitli genlerinde saklanan bilgi zenginliğidir. Bir dizi felaket sonrası pek çok bitki ve hayvan türünün yaşamları pahasına insan ırkının hayatta kalması hiç de zafer sayılamaz. Çeşitlilik gezegendeki uzun erimli değişimler karşısında yaşama çok sayıda adaptasyon ve tepki olanağı sağlar. Böylece ileride bir gün, bizim dik duran primat ailemize kıyasla daha berrak bilinç düzeylerinin başka bir evrim hattı üzerinden gelişmesi ihtimali diri kalır.

Birleşik Devletler, Avrupa, Sovyetler Birliği ve Japonya’nın bir alışkanlığı var. Ağır enerji tüketimine, yüksek dozda fosil yakıtlara bağımlılar. Fosil yakıt rezervleri tükendikçe bu alışkanlıklarını sürdürebilmek adına (nükleer enerji aracılığıyla) biyosferin sağlığı üstüne tehlikeli bir kumara girişecekler.

Batı uygarlığı yüzyıllar boyunca, adına “gelişme” denilen ve siyasi ve ekonomik iktidarın bir uzantısı olan maddi birikime yönelik eril bir güdüye sahip oldu. Yahudi–Hıristiyan dünya görüşünde insanlar, ağaçların ve hayvanların dekordan, doğanınsa sınırsız bir ikmal deposundan ibaret sayıldığı yeryüzü gezegeni sahnesinde nihai yazgılarını (cennet? cehennem azabı?) keşfe çıkmış kahramanlar olarak görülür. Fosil yakıtla beslenen bu dini-siyasal görüş bir kansere dönüşmüş durumda: denetimsiz büyüme. En nihayetinde muhtemelen kendini boğarken pek çok başka şeyi de beraberinde götürecek.

Büyüme arzusunda yanlış bir şey yok. İşin düğüm noktası, tıpkı jujitsu yapar gibi, modern uygarlığın enerjisini nasıl tersine döndürüp de bunu benliğe ve doğaya ilişkin daha derin bir bilginin açgözlü olmayan bir arayışına çevirebileceğimiz. Öz – doğa. Doğa Ana. İnsanlar büyümenin – hem de en üst düzeyde ve akıllara durgunluk verici bir biçimde – maddi olmayan ve yıkıcı olmayan pek çok yolu olduğunu bilselerdi durağan bir devlet ekonomisinin ölümcül bir durgunluk anlamına geldiği şeklindeki yaygın korkuları biraz olsun yatışabilirdi.

Bir zamanlar bir kaç yılımı bir eğitim merkezinde geçirmiştim. Burası Japonya’da Zen Budizm’in Rinzai kolundan keşişler için bir okuldu. Topluluğun ortak amacı bireysel ve evrensel kurtuluştu. Bu manevi özgürlük yolculuğunda çalışma ve meditasyon saatlerinde herkes kati surette adımlarını aynı ritimde atıyordu. Öğretmenin odasındaysa her birimiz zorlu engelleri aşarak yeni engin ufuklara atılmaya teşvik ediliyorduk. Eğitim gelenekseldi ve yüzyıllardır aktarılageliyordu ama sunduğu içgörüler her daim taze ve yeniydi. Modern Amerika’da böylesi bir yaşamın güzelliği, letafeti ve hakiki medeni niteliklerinin eşini benzerini bulmak mümkün değil. Küçük bahçelerde el emeğiyle üretilen ürünler, banyo suyunu kaynatmak için toplanan fundalıklar, kuyu suyu ve fıçılara kurulmuş el yapımı turşular. Dile getirilmeyen düsturumuz “Daha Azla Büyümek”ti. Bu eğitim yerinde Çin’e dair son endişelerim de uçup gitti.

Budistler tüm canlılara ve yabanıl sistemlere saygı duymayı öğretir. İnsan hayatı bütünüyle birbirinin içine nüfuz etmiş bir yabanıl sistemler ağına bağlıdır. Eugene Odum, “Ekosistem Gelişimi Stratejisi” başlıklı son derece faydalı makalesinde Birleşik Devletler’in genç br ekosistemin karakteristik özelliklerini taşıdığına dikkat çeker. Bazı Amerikan Yerlisi kültürleriyse “olgun” bir karakter taşırlar: üretim yerine muhafaza, büyüme yerine istikrar, nicelik yerine nitelik. Pueblo topluluklarında bir çeşit nihai demokrasi biçimi yaygındır. Bitkiler ve hayvanlar da halktan sayılır ve belli ritüeller ve danslar aracılığıyla insanların politik tartışmalarında söz sahibi olmaları sağlanır. Onlar da “temsil edilir”. Sloganımız “Söz, yetki, karar, iktidar tüm halklara,” olmalı.

Black Mesa’da Hopi ve Navajo topraklarında bütün bu mesele şu anda cereyan etmekte. Kanser açık madencilikle Doğa Ana’nın göğüslerini yiyip bitiriyor. Bu, Los Angeles şehrine elektrik sağlamak için yapılıyor. Black Mesa’nın savunmasını geleneksel Kızılderililer, genç Kızılderili milisleri ve uzun saçlılar üstlenmiş durumda; Black Mesa bizimle kadim ve karmaşık bir mit ağı aracılığıyla konuşuyor. O bir kutsal alan. Onun sesini duymak, Avrupalılarla gelen “Amerika” adından vazgeçerek bu kıtanın eski-yeni adı olan “Kaplumbağa Adası”nı kabul etmeyi gerektirir.

Uzun saçlıların marjinal çiftlik yaşamına dönüşleri on dokuzuncu yüzyılın nostaljik bir yeniden sahnelenişi olarak görülemez. Burada karşımızda nihayet İhtiyarlar’dan öğrenmeye hazır bir beyaz halk nesli var. Çocuklarımız ve onların çocukları nesiller boyunca (ayda değil) burada olacakmış gibi yaşamayı öğrenmek. Bu toprağı, bu ağaçları, bu kurtları sevmeyi ve korumayı. Kaplumbağa Adası’nın Yerlileri.

Sömürü/ağır sanayi/sürekli gelişme kanserinden arındırılırsa çapı küçültülmüş ve dengeli bir teknoloji mümkün. Bu gerekliliği hâlihazırda hissederek “daha azla büyümeye” başlamış olanlar gerek kırsalda gerek şehirde kayda değer sayılabilecek yegâne karşı-kültürdür. Los Angeles şehrinin elektriği enerji değildir. Blake’in söylediği gibi: “Enerji Sonsuz Hazdır.”

Gary Snyder
Çeviren: İnan Mayıs Aru

(İlk olarak 12 Ocak 1972 tarihli New York Times gazetesinde  daha sonra Turtle Island kitabı içerisinde yayımlanmıştır.)

Yazıyı Paylaşın