Bâtının Arıları – Mekânın Uyanışı

Bir mekân gönülde de bir yer tutar, bir ilişkidir.

Bohemya’da dolaşmaya başlayalı otuz yıldan fazla oldu – bu sayıyı yazmaya neredeyse korkuyorum, ne çok zaman geçmiş. O günlerde habire mineral topluyordum. Güçlü bir bulup sahip olma arzusu beni ufak taş ocaklarına ve oradan da eski galerilere sürüklüyordu. Burada bir kaçı neredeyse ölümle sonuçlanan tecrübelerimi aktarma niyetinde değilim. Kahramanca bir dönemdi ve bugün bunun temel gayesinin yeryüzüyle bir arada öğrenmek olduğunu düşünüyorum. Mineral toplarken dolaysız bir geri bildirim alırsınız – yarı sezgisel yarı tecrübeye dayalı bir biçimde yeni ya da uzun süredir unutulmuş bir yöre keşfettiğinizde keşfin kendisi size doğayla ne kadar iyi çalıştığınızı bizzat söyler.

On yıl boyunca mağaraları kazdım durdum. En sonunda artık taşlara sahip olmama gerek kalmamıştı, toprak elementiyle çepeçevre kuşatılmıştım. Yeni yeraltı mekânları aramak, bilgiyi ve hissiyatı sınamak açısından taşları aramaktan da iyiydi. Kille tanış oluyordunuz. Geri dönüp de o yıllara baktığımda, toprakla uğraşıp kayaların kaba saba temasını hissederek yeraltı imparatorluklarında dolanmanın son derece güçlü ve hiç de tatsız olmayan duygusunu anımsıyorum. Tekrar söyleyeceğim; tecrübelerden bahsetme niyetinde değilim, daha ziyade o günlerde ziyaret ettiğim ve çalıştığım ancak anlamaktan çok uzak olduğum yerler – örneğin Tobolsky Vrch’te insan kurbanlarının fırlatıldığı Ölüm Uçurumu gibi – üstüne hayretle kafa yoruyorum. Kavrayış kıtlığı tüm yıllarıma damgasını vuruyor ama neyse ki tecrübe, her ne kadar unutulmuş olsa da, yerli yerinde duruyor. Okumaya devam et

Plastik Çiçekler, Plastik Zihin


Koreli Zen ustası Seung Sahn Soen-sa, New York’taki Uluslararası Zen Merkezi’ndeyken bir Pazar günü büyük bir tören düzenlenmiş. Yanlarında ikram ve hediyelerle bir sürü Koreli kadın gelmiş. Kadınlardan biri yanında koca bir buket plastik çiçek getirmiş ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle buketi Soen-sa’nın Amerikalı öğrencilerinden birine uzatmış. Öğrenciyse alelacele buketi orada duran ceketlerin altına sokuşturmuş. Ancak çok geçmeden başka bir kadın buketi orada bulmuş ve büyük bir sevinçle Dharma Salonu’na giderek çiçekleri sunağa yerleştirmiş.

Plastik çiçek buketini sunakta gören öğrencinin canı çok sıkılmış ve Soen-sa’ya giderek, “Bu plastik çiçekler korkunç duruyor. Onları oradan alıp çöpe atabilir miyim?” diye sormuş.

Soen-sa “Plastik olan senin zihnin. Bütün evren plastik,” demiş. Okumaya devam et

Afette İlk Kurtarılacak

 

Bu şiir kurtarılmalı
kendinden.
Yaşını başını almış.
Ölü kütükte sözcükler.
Nicedir
kârlı değiller.
Korumuş olursunuz
böylece onu
yenik düşmekten
kendi karanlık
beyhude güçlerine.

Burada kimi sözcükler
bin yıldan da yaşlı.

İşbirliği ettiler
başka yaratıklarla da
ve rüzgârla
söylendiler
ağaçların yaprakları
arasında.

Dile geldiklerinde
bu sözcükler
kadim bir ormandır.

Kimi sözcükler
söylenegelen
üretken değil artık.
Hakikat. Aşk.
Tüm türlere merhamet.
Hey–
çağırın teknisyenleri.
Hızara götürün şunları.

Ama hele bir söyleyin–
şu kelimeler arasında
insan irfanının
bir emaresi yok mu?
Ve aşağılarda bir yerde
bir tarla faresi kazıp durmuyor mu
Yeter – demeyi çoktan
unutmuş bir kültürün
çürüyen orman tabanını,
derinlerdeki anlamın peşinde.
Yaratmadığın ve
geri koyamayacağın şeyi
almaya kalkma.

Kan var burada.
Bir baykuş yiyor fareyi.
Yaşam var burada.
Bu sözcükler yeniden
ağaçların içine yerleşmiş.
Sözcüklerimizin başına
ne gelirse
ormanın da başına gelir.

Ormanın başına ne gelirse
bizim de
başımıza.
Yalanları kesmeliyiz
ağaçlardansa.

Jerry Martien
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Gözler Önüne Serilen Muamma (Genjo Koan)

13. yüzyıl Zen ustası Eihei Dogen (1200-1253) sadece oturup meditasyon yaparak ve ustadan öğrenciye doğrudan intikalle uyanışın aktarılması üzerine kurulu Zen okulunu Çin’den Japonya’ya ilk getiren ustalardan biridir ve Soto Zen okulunun öncülerinden biri sayılmaktadır. Dogen aynı zamanda Mahayana Budizm’in temelinde yatan felsefi bakışı aktarmakta da çok yetkin bir Zen filozofuydu. Şiirsel bir dille harmanlanmış felsefi söylevleri öğrencileri tarafından not ediliyordu ve daha sonra Dogen bu konuşma kayıtlarının üzerinden geçerek 96 fasiküllük başyapıtı Shobogenzo’yu yazmıştı. Genjo Koan (Gözler Önüne Serilen Muamma) ise gerek Zen öğretmenleri gerekse Budizm çalışmalarıyla tanınan pek çok akademisyen tarafından Shobogenzo’nun ve Mahayana Budizm’in özünü en yetkin biçimde aktaran metin olarak görülmektedir. Kısacık bir metin olmasına rağmen bu metni çevirmem yıllarımı aldı. Başta Masao Abe ve Gudo Wafu Nishijima Sensei’nin çevirileri olmak üzere İngilizce on kadar ayrı çevirisini defalarca okudum, her birinin şerhlerinin üzerinden geçtim, Japonca bilmememe rağmen metnin Japoncasına da ulaşıp Japonca sözlüklerle metnin içinde debelenip durdum. Ancak en çok da metni çevirdiğim yıllar içerisinde Dogen’in de uyanış yolunun en önemli bileşeni olarak gördüğü sessizce oturarak yapılan meditasyonların (zazen) Dogen’in sözlerine ve uyanışa dair kavrayışımı netleştirdiğini düşünüyorum. Yine de her çeviri gibi muhakkak ki eksik bir çeviridir bu nasıl ki her söz de hakikatin eksik bir çevirisinden ibaretse. Umuyorum ki ayın bu sudaki yansıması hakikat yolcularını zihinlerinde parlayan aya doğru yönlendirir. Keyifli okumalar.

*********************************************

Gözler Önüne Serilen Muamma (Genjo Koan)

Türlü türlü olguyu Buda öğretisinin esaslarıyla algıladığımız vakit “rüya ve uyanıklık”, “uygulama ve tecrübe”, “yaşam ve ölüm”, “Budalar ve duyarlı varlıklar”dan söz ederiz. Tüm bu olguları benliksiz bir biçimde algıladığımızdaysa rüya ve uyanıklık, yaşam ve ölüm, Budalar ve duyarlı varlıklar mevzubahis edilemez. Uyanış yolu ise doğal olarak aşırılık ve kıtlığın ötesine uzanarak rüyayla uyanıklığı, yaşamla ölümü, Budaları ve duyarlı varlıkları bir kılar. Biz onları ne kadar sevsek de çiçekler kuruyup solar, ne kadar nefret edersek edelim bahçede ayrık otları büyür. Okumaya devam et

Büyük Aile İçin Niyaz

-bir Mohawk duasından-

Şükürler Olsun Yeryüzü Ana’ya, gece gündüz süzülüp duran
ve onun toprağına: zengin, nadir ve lâtif
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Bitkilere, güne bakan, ışık büken yaprak
ve incecik kök-saçlarıyla; kımıltısız duran rüzgârda
ve yağmurda; dansları çiçek açan spiral damarda
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Havaya, yüksekten uçan Ebabil’i ve şafakta
sessiz Baykuş’u taşıyan. Şarkımızın nefesi
arı duru can meltemi
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Yaban Varlıklara, sırlar, özgürlükler ve
yollar öğreten kardeşlerimize; sütlerini paylaşan bizimle;
benliği tam, cesur ve tetikte
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Suya: bulutlar, göller, nehirler, buzullar;
tutan ya da salan; her daim akıp duran
bedenlerimizde tuzlu denizlerde
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Güneşe: göz kamaştıran, titreşen ışığı sızar
ağaç gövdeleri, puslar, ılık mağaralar içine
ayılarla yılanların uyuduğu— bizi uyandıran o—
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Engin Göğe
Milyarlarca yıldız tutan— ve daha da ötesine uzanan—
tüm erklerin, fikirlerin ötesine
ve yine de içimizde—
Uzay Dede.
Eşidir Zihin onun
öyle olsun.

Gary Snyder
Çeviren: İnan Mayıs Aru
İllüstrasyon: Clayton Cannaday

Kır Kurdu ve Çıngıraklı Yılan

Bir gün Kır Kurdu ava çıktı ve Çıngıraklı Yılan’la karşılaştı. Çıngıraklı Yılan çölün kıyısında bir kayanın gölgesinde uzanıyordu.
“Kır Kurdu, nereye gidiyorsun?”
“Avlanıyorum. Şişko bir tavşan peşindeyim. Sen ne yapıyorsun?”
“Ben de fareleri bekliyorum.”
Kır Kurdu bir kayanın üstüne oturdu. Yanakları şişene kadar ağzını havayla doldurup sonra da dudağının kenarından ıslığa benzer bir iç çekişle nefesini bıraktı.
“Boyuna yiyecek arayıp durmaktan bıktım usandım, Çıngıraklı Yılan. Avlanmaya çok fazla vakit harcıyorum. Oysa benim yapmak istediğim başka şeyler de var.”
“Kış ha bitti ha bitecek. Baharın eli kulağında. Etraf tavşanla dolacak.”
“Yani, senin keyfin yerinde, ha? Her gün fare beklediğini görüyorum. Bir şey yakaladığın da yok. Bunun enayilik olduğunu görmüyor musun?”
“Hayat böyle!” Okumaya devam et

Bahçedeki Yoldaşlar

İnsan havanın çiçeğinden başka bir şey değil, yerin tuttuğu, yıldızların lanetlediği, ölümün soluduğu; nefes ve bu ittifakın gölgesi, yükseltir bazen onu.

Dostluğumuz, güneşin has beyaz bulutu.

Dostluğumuz açık bir kabuk. Ayırmaz kendini yüreğimizin yiğitliklerinden.

Ruhun kökünden sökmeyip de yeniden ekerek koruyup kolladığı yerde, doğarım ben. İnsanlığın çocukluğunun başladığı yerde, severim.

Yirminci yüzyıl: erkekler hepten rezildi. Kadınlar ışıl ışıl ve aceleyle hareket ediyordu, bizim anca gözlerimizin erişebildiği bir çıkıntıda.

Bir güle yazgılıyım ben.

Yönetilemeyiz biz. Bize uygun tek efendi Şimşek’tir, kâh aydınlatır, kâh ikiye biçer bizi. Okumaya devam et

Kedilerin Dövüş Sanatları Meclisi

İki yüzyıl önce Japonya’da, Meiji restorasyonu dönemi öncesinde Shoken adında bir kılıç ustası varmış ve ustanın evine koca bir fare dadanmış. Bu okuyacağınız sıra dışı bir kedi-fare hikâyesi ve adı da “Kedilerin Dövüş Sanatları Meclisi”.

Her gece bu koca fare Shoken’in evine gelir bütün gece ustayı uyutmazmış. Shoken bu yüzden gündüzleri uyumak zorunda kalırmış. Sonunda kedileri olan bir arkadaşına gidip en iyi kedisini ödünç istemiş.

Arkadaşı ona çevik mi çevik, fare yakalamada ustalaşmış, koca pençeli ve adaleli bir sokak kedisi vermiş. Ama akşam olup da odanın ortasında fareyle kedi karşı karşıya gelince fare hiç istifini bozmadan dikilmiş, kedi de kuyruğunu kıstırıp kaçmış. Şüphesiz bu farede özel bir şeyler varmış. Okumaya devam et

Tadın Şarkısı

Otların taze filizlerini yemek
Büyük kuşların yumurtalarını yemek
her yanı tıkabasa dolduran semiz lezzet
sallanan ağaçların spermi

Döş ve butlarındaki kaslar
tatlı sesli ineklerin
kuzunun hop zıp sekişi
öküzün kuyruğunun şaklaması

Kökleri yemek koca koca olmuş
toprağın altında.

Canlıların canından beslenmek
kırılmış ışın öbekleri
uzaydan gelen
üzüm tanesinde gizli.

Yemek birbirinin tohumunu
yemek
ah, birbirini.

Öpmek aşığını ekmeğin ağzından:
dudak dudağa.

Gary Snyder
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Yüce Pan Yaşıyor

Sudan çıkmıştık. Köklerimiz sudaydı, suya kök salınabilirse tabi. Toprakta yaşadık, toprak bizi kabul eden evimizdi. Rüzgâr hep ordaydı, bitmeyen bir ıslık çaldı. Ateşse onu bulmamızı bekledi.

Tüm bu gelişme ve uygarlık masalından önce de pek çok güzel masalımız vardı. Ağaçların arasında orman perileri koşardı. Onların peşi sıra, tarlakuşlarından tatlı sesi, güneşli bir çayır gibi yüzü, çatal toynakları ve kıvrık boynuzlarıyla çılgın bir tanrı…

Gel, dalga dalga akarak, rüyanın ve neşenin esrik dilini öğrenmeye sen de! Giysilerinden vazgeç toprak rengi derin için. Yüzünden de vazgeç. Sözünden de, değersiz bilginden de. Sesini ceylanlara kaptıracaksın. Duymak için susmak gerek. Dinle! Okumaya devam et