İlk Su Bedendir


Colorado Nehri, Birleşik Devletler’deki en büyük tehdit altında olan nehir—aynı zamanda benim bedenimin de bir parçası.

Ben bir nehir taşıyorum. O, bizzat benim: Aha Makav.

Bu bir metafor değil.

Bir Mojave, Inyech Aha Makavch ithuum, diyerek ismini söyler. Varoluşumuza dair bir hikaye anlatırız.  Nehir bedenimin orta yerinden akıyor.

Şimdiye dek her dizede nehir sözünü kullandım. Suyu israf etmek istemiyorum. Bedenimdeki nehri korumalıyım.

Gelecek dizelerde daha tutumlu olmaya çalışacağım. Okumaya devam et

Vicdani Retçi

Öleceğim tamam ama
tek yapacağım bu Ölüm için.
Atını ahırdan çıkardı, duyuyorum;
Zeminde nal seslerini duyuyorum.
Telaşlı; yapacak işleri var Küba’da,
Balkanlar’da, bu sabah bir sürü görüşme yapmalı.
Ama dizginleri ben tutmayacağım
o eyerini takarken.
Kendi başına binsin atına:
Ona koltuk çıkmayacağım.

Kamçısıyla omuzlarımı kırbaçlasa da,
Söylemeyeceğim tilkinin ne yana gittiğini.
Toynağını göğsüme dayasa da, söylemeyeceğim
zenci çocuğun bataklıkta gizlendiğini.
Öleceğim tamam ama tek yapacağım bu Ölüm için;
Onun maaş bordrosunda kaydım yok benim.

Ona dostlarımın yerini söyleyecek değilim
ne de düşmanlarımın.
Ne vaat ederse etsin bana,
Kimsenin kapısını tarif etmeyeceğim.
Canlıların arasında casus muyum ki ben,
insanları Ölüme teslim edeyim?
Kardeşim, anahtarı da planları da şehrimizin
güvende hep benimle, ben olmam asla sebebin.

Edna St. Vincent Millay
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Büyük Aile İçin Niyaz

-bir Mohawk duasından-

Şükürler Olsun Yeryüzü Ana’ya, gece gündüz süzülüp duran
ve onun toprağına: zengin, nadir ve lâtif
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Bitkilere, güne bakan, ışık büken yaprak
ve incecik kök-saçlarıyla; kımıltısız duran rüzgârda
ve yağmurda; dansları çiçek açan spiral damarda
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Havaya, yüksekten uçan Ebabil’i ve şafakta
sessiz Baykuş’u taşıyan. Şarkımızın nefesi
arı duru can meltemi
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Yaban Varlıklara, sırlar, özgürlükler ve
yollar öğreten kardeşlerimize; sütlerini paylaşan bizimle;
benliği tam, cesur ve tetikte
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Suya: bulutlar, göller, nehirler, buzullar;
tutan ya da salan; her daim akıp duran
bedenlerimizde tuzlu denizlerde
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Güneşe: göz kamaştıran, titreşen ışığı sızar
ağaç gövdeleri, puslar, ılık mağaralar içine
ayılarla yılanların uyuduğu— bizi uyandıran o—
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Engin Göğe
Milyarlarca yıldız tutan— ve daha da ötesine uzanan—
tüm erklerin, fikirlerin ötesine
ve yine de içimizde—
Uzay Dede.
Eşidir Zihin onun
öyle olsun.

Gary Snyder
Çeviren: İnan Mayıs Aru
İllüstrasyon: Clayton Cannaday

Nuriye

Büyüyorsun erirken
çığ gibi değil
usulcacık bir göle dönen
bir damla yaş gibi, uykusunda
bir halkın gözünden akıttığı
ve açlığın doyuruyor uykuları.
Silkinir mi sandın bilmem
korkuyla sinmiş yüreklerimiz?
Yoksa bu sadece kimseden
sevdiklerinden, sevenlerinden bile
bir şey beklemeyen
bir düşün kendine imanı mı?
Git gide güzelleşiyorsun
tüm acıya rağmen
kocaman bir gülüş yüzün.
Cheshire kedisi gibi hani
koca bir tebessüm alıyor
yiten bedenin yerini.
İnanamıyorum sana, inanamıyorum
senin yürekli güzelliğin karşısında
kendi çaresizliğimize.
Uçuyorsun yatarken
kuş gibi değil
soğuk bir duş gibi uykularımıza,
uyanacak mıyız sahiden?

İnan Mayıs Aru
İllüstrasyon: Tarık Tolunay

Bahçedeki Yoldaşlar

İnsan havanın çiçeğinden başka bir şey değil, yerin tuttuğu, yıldızların lanetlediği, ölümün soluduğu; nefes ve bu ittifakın gölgesi, yükseltir bazen onu.

Dostluğumuz, güneşin has beyaz bulutu.

Dostluğumuz açık bir kabuk. Ayırmaz kendini yüreğimizin yiğitliklerinden.

Ruhun kökünden sökmeyip de yeniden ekerek koruyup kolladığı yerde, doğarım ben. İnsanlığın çocukluğunun başladığı yerde, severim.

Yirminci yüzyıl: erkekler hepten rezildi. Kadınlar ışıl ışıl ve aceleyle hareket ediyordu, bizim anca gözlerimizin erişebildiği bir çıkıntıda.

Bir güle yazgılıyım ben.

Yönetilemeyiz biz. Bize uygun tek efendi Şimşek’tir, kâh aydınlatır, kâh ikiye biçer bizi. Okumaya devam et

Kaybolan Türler Bahçesi

Kayıp Türleri Anma Günü

Zihnimin kuytu köşelerinde, çocukluk hatıraları raflarında, yerel korku hikayeleri bölümünde buluyorum “Andık”ı. Zaman zaman çıkarıp okuyorum bu hikayenin silik sayfalarını yeniden gündüz ya da gece düşlerimde. Ürperiyorum. Yanı başındaki rafta, yerel fantastik hikayeler arasında yer alan “Filler”e ve korsan maceralarının da bulunduğu raftaki “Ayıbalığı”na uzanıyorum hemen sonra, ensemde hissettiğim soğuk karıncalanmayı atlatmak ve birazcık gülümsemek için.

30 Kasım Uluslararası Kayıp Türleri Anma Günü’nü bir süredir ilgiyle takip ettiğim Dark Mountain Project’in sayfasından öğrendim. Dark Mountain uluslararası bir yazarlar, şairler, düşünürler, sanatçılar ağı; medeniyetin biyosferi yok eden gücü ve süregiden ekokırım karşısında ancak insanın yeryüzündeki yerini yeniden anlayıp anlamlandırarak ve yeni anlatılar örerek durabileceğimizi savunuyorlar.

Bu gün resmi bir anma günü değil ancak dünyanın dört bir tarafından sanatçılar ve aktivistler bulundukları yerlerde çeşitli etkinliklerle yok olan türleri anarak onların yasını tutuyor. Hikâye 2010 yılında sanatçı ve aktivist Persephone Pearl’ün Bristol Müzesi’ni ziyaret etmesi ve orada nesli tükenmiş Tazmanya kaplanının (Thylacinus cynocephalus) son bireylerinden birini doldurulmuş halde sergilenirken görmesiyle başlıyor. Tazmanya kaplanı 1936’da son üyesi de avlanarak soyu tüketilen hayvanlardan biri. Pearl, cam bir korumanın ardındaki bu güzelim ve gizemli hayvan karşısında gözyaşlarını tutamıyor ve daha sonra o anı şöyle tasvir ediyor: Okumaya devam et

Tadın Şarkısı

Otların taze filizlerini yemek
Büyük kuşların yumurtalarını yemek
her yanı tıkabasa dolduran semiz lezzet
sallanan ağaçların spermi

Döş ve butlarındaki kaslar
tatlı sesli ineklerin
kuzunun hop zıp sekişi
öküzün kuyruğunun şaklaması

Kökleri yemek koca koca olmuş
toprağın altında.

Canlıların canından beslenmek
kırılmış ışın öbekleri
uzaydan gelen
üzüm tanesinde gizli.

Yemek birbirinin tohumunu
yemek
ah, birbirini.

Öpmek aşığını ekmeğin ağzından:
dudak dudağa.

Gary Snyder
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Yüce Pan Yaşıyor

Sudan çıkmıştık. Köklerimiz sudaydı, suya kök salınabilirse tabi. Toprakta yaşadık, toprak bizi kabul eden evimizdi. Rüzgâr hep ordaydı, bitmeyen bir ıslık çaldı. Ateşse onu bulmamızı bekledi.

Tüm bu gelişme ve uygarlık masalından önce de pek çok güzel masalımız vardı. Ağaçların arasında orman perileri koşardı. Onların peşi sıra, tarlakuşlarından tatlı sesi, güneşli bir çayır gibi yüzü, çatal toynakları ve kıvrık boynuzlarıyla çılgın bir tanrı…

Gel, dalga dalga akarak, rüyanın ve neşenin esrik dilini öğrenmeye sen de! Giysilerinden vazgeç toprak rengi derin için. Yüzünden de vazgeç. Sözünden de, değersiz bilginden de. Sesini ceylanlara kaptıracaksın. Duymak için susmak gerek. Dinle! Okumaya devam et

Utanma

Yürüyeceksin bir gece
bahçenin huzurlu karanlığında
ve aniden muazzam bir ışık parlayacak
çepeçevre üstünde ve hemen ardında
bir duvar bulacaksın daha önce hiç görmediğin.
Bir anda apaçık kavrayacaksın
kaçmak üzereydin,
ve suçlusun: yanlış yorumlamışsın
karmaşık talimatları, meğer
üye değilmişsin, kartını kaybetmişsin
ya da hiç olmamış kartın. Ve bileceksin
onların orada olduğunu bunca zaman,
gözleri mektuplarında ve kitaplarında,
elleri ceplerinde
kulakları bağlanmış yatağına.
Utanacak bir şey yapmamış olsan da
utanmanı isteyecekler.
Diz çöküp ağlamanı isteyecekler
ve onlar gibi olman gerektiğini söyleyecekler.
Ve olur da bir kez utandığını söylersen
okuyarak suratına tuttukları kağıdı
var ettiğin olanca ışığın
kendi kişisel tarihinde, terk edecek seni.
Artık peşine düşme gereği duymayacaklar.
Sen onların peşine düşüp af dileyeceksin.
Affetmeyecekler seni.
Onlara karşı koyabilecek bir güç yok.
Yalnız açık sözlülük azadedir onlardan
Utanma nedir bilmez, içsel bir netlik yegâne şeydir,
erişemeyecekleri. Hazır ol.
Işıkları seni seçtiğinde
ve sorularıyla üstüne geldiklerinde, şöyle de:
“Utanmıyorum.” Şüphesiz bir ufuk
açılacak çevrende. Balıkçıl başlayacak
akşam uçuşuna tepelerden.

Wendell Berry
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Yaban Diyarlar Gezmeni

Yaşlı şehrin sokaklarını adımlıyorum. Yer gri, gök gri. Düşlerimin akışı gibi… Renkli bir atlastı düşler, üryan çocuklar koşarken bu yokuşları. Şimdiyse daha iyi tanıyorum bu sokakları. Çok yürüdük birlikte. Alınmadılar hiç tabanlarım çiğnerken onları. Taştan yapılar, alınmazlar. Bizlerse camdanız. Etten, kemikten ve de camdan. Kırılgan! Candan!

Bu sokaklar da efsunlu bizim gibi. Her bir adımda daha da benziyoruz birbirimize; her adımda daha da hapsoluyoruz kendi iç küremize. Gelip çıkaracak birini arıyor bakışlarımız. Yok öyle biri! Kendi adımlarınla terk edebilirsin kendini; o da anca belki… Şeyh Nimetullah Veli’nin dediği gibi: bir adım at kendinin dışına, bütün yol o bir tek adımda! Okumaya devam et