Kedilerin Dövüş Sanatları Meclisi

İki yüzyıl önce Japonya’da, Meiji restorasyonu dönemi öncesinde Shoken adında bir kılıç ustası varmış ve ustanın evine koca bir fare dadanmış. Bu okuyacağınız sıra dışı bir kedi-fare hikâyesi ve adı da “Kedilerin Dövüş Sanatları Meclisi”.

Her gece bu koca fare Shoken’in evine gelir bütün gece ustayı uyutmazmış. Shoken bu yüzden gündüzleri uyumak zorunda kalırmış. Sonunda kedileri olan bir arkadaşına gidip en iyi kedisini ödünç istemiş.

Arkadaşı ona çevik mi çevik, fare yakalamada ustalaşmış, koca pençeli ve adaleli bir sokak kedisi vermiş. Ama akşam olup da odanın ortasında fareyle kedi karşı karşıya gelince fare hiç istifini bozmadan dikilmiş, kedi de kuyruğunu kıstırıp kaçmış. Şüphesiz bu farede özel bir şeyler varmış. Okumaya devam et

Yüce Pan Yaşıyor

Sudan çıkmıştık. Köklerimiz sudaydı, suya kök salınabilirse tabi. Toprakta yaşadık, toprak bizi kabul eden evimizdi. Rüzgâr hep ordaydı, bitmeyen bir ıslık çaldı. Ateşse onu bulmamızı bekledi.

Tüm bu gelişme ve uygarlık masalından önce de pek çok güzel masalımız vardı. Ağaçların arasında orman perileri koşardı. Onların peşi sıra, tarlakuşlarından tatlı sesi, güneşli bir çayır gibi yüzü, çatal toynakları ve kıvrık boynuzlarıyla çılgın bir tanrı…

Gel, dalga dalga akarak, rüyanın ve neşenin esrik dilini öğrenmeye sen de! Giysilerinden vazgeç toprak rengi derin için. Yüzünden de vazgeç. Sözünden de, değersiz bilginden de. Sesini ceylanlara kaptıracaksın. Duymak için susmak gerek. Dinle! Okumaya devam et

Yaban Diyarlar Gezmeni

Yaşlı şehrin sokaklarını adımlıyorum. Yer gri, gök gri. Düşlerimin akışı gibi… Renkli bir atlastı düşler, üryan çocuklar koşarken bu yokuşları. Şimdiyse daha iyi tanıyorum bu sokakları. Çok yürüdük birlikte. Alınmadılar hiç tabanlarım çiğnerken onları. Taştan yapılar, alınmazlar. Bizlerse camdanız. Etten, kemikten ve de camdan. Kırılgan! Candan!

Bu sokaklar da efsunlu bizim gibi. Her bir adımda daha da benziyoruz birbirimize; her adımda daha da hapsoluyoruz kendi iç küremize. Gelip çıkaracak birini arıyor bakışlarımız. Yok öyle biri! Kendi adımlarınla terk edebilirsin kendini; o da anca belki… Şeyh Nimetullah Veli’nin dediği gibi: bir adım at kendinin dışına, bütün yol o bir tek adımda! Okumaya devam et

Gerçeklik Şatosunda Bir Yolculuk

toad

Irmak kıyısında yumurtalarını bırakıp kaçmıştı hilekâr kurbağalar gerçeklik şatosuna. Enselerindeydik, ama yakalamamız bir hayli vakit alabilirdi. Gerçeklik şatosunun öyle çok odası, geçidi ve dehlizi vardır ki bin tonluk bir balinanın bile iyi donanımlı bir düzine avcıdan uzunca bir süre saklanması mümkün olabilir.

Neyse ki bizim yanımızda bir şamanımız vardı. Bir şaman farklı gerçeklikler arasında kontrollü olarak yolculuk yapabilen biridir. Bir şizofren aynı yolculuğu kontrolsüz olarak yapar ve bu tehlikelidir. Tıpkı bir kaydırak tünele atlamak gibi… Tabii çocuk parklarındaki kaydıraklardaki kadar güvenli bir yolculuk değildir yaşayacağın. Neyse, bizim yanımızdaki zaten bir şizofren değil bir şamandı; hangi kapıyı açmamız gerektiğini gayet iyi biliyordu ve açtı (yanlış kapıyı açmak bazı durumlarda ölüm sebebi olabilir). Okumaya devam et

Yaprakların Sutrası

Birth_of_the_future_Buddha_in_the_Lumbini_grove
Böyle işittim ben. Rajgir yakınlarında bir yerde bir yaz ikindisi, günün sıcağı yakıp kavururken, tozlu kumullarda Ananda’yla yürümekte olan Âlemin Yüz Akı şöyle dedi: “Ananda, bu bulunduğumuz yer pek sıcak.”
“Evet, Âlemin Yüz Akı, gerçekten de pek sıcak,” diye cevap verdi Ananda.
Âlemin Yüz Akı, yanında yürüyen Ananda’ya dönüp zarif bir hareketle kolunu, ağaçların yapraklarını söküp sepetlerle taşıyan eli bıçaklı işçilerin saldırısına uğramış bir palmiye korusuna uzattı.
“Ananda,” dedi Âlemin Yüz Akı, “neden bu işçiler palmiyelerin yapraklarını topluyor?” Okumaya devam et

Kaliforniya’da Dinin Kısa Bir Tarihi

30 x 48 Three Deer Mountains Trees

Konuya girmenin tek bir yolu var: Çayırda geyikleri gördük. Geyikler yavaşça daire çizdi ve sonra dairenin dışına çıkarak ağaçlara doğru gitti.

Çayırda üç geyik vardı ve biz de üç insandık. Ben, bir arkadaşım ve üç buçuk yaşındaki kızım. “Geyiklere bak,” diyerek elimle geyiklerin olduğu tarafı gösterdim.

Ön koltukta kucağımda oturan kızım “Geyiklere bak! Orada! Orada!” derken sarsıldı. Geyiklerden ona ufak bir elektrik akımı gelmişti. Üç küçük gri baraj, toynaklı bir TVA’yı [1] kutlayarak ağaçlara doğru uzaklaştı.

Yosemite’deki kampımıza dönerken kızım geyikler hakkında konuştu durdu. “O geyikler ne de yamandı,” dedi. “Bir geyik olmak isterdim.”

Kamp alanımıza geldiğimizde girişte dikilmiş bize bakan üç geyik vardı. Aynı geyiklerdi ya da başka üç geyikti. Okumaya devam et

Illuminati

universos1

AFGANİSTAN, M.S. 1100: Dağın İhtiyar Adamı, Suikastçıların Büyük Üstadı, Nur Kardeşlerinin Lordu, İslam’ın İsmailiye tarikatının peygamberi, Ağa Hanlar silsilesinin ilki Hasan  Sabbah, tüm bu meziyetlerinin yanı sıra sır gibi sakladığı zaman-tesirli kapsüllerin de mucidiydi.

Akşam yemeğinde kendisine eşlik eden iki delikanlıya bakan soylu Lord Hasan “Onları bahçeye götürün,” dedi. Hizmetkârlar aldıkları emre hemen itaat ettiler ve delikanlılar da mışıl mışıl uyudukları için itiraz edecek halde değillerdi. Yemeklerine katılmış zaman-tesirli kapsüllerden kanlarına yüksek dozda afyon zerk olunduğu için delikanlılar bilinçlerini tamamen yitirmiş haldeydiler ve olan bitenin farkında bile değillerdi.

Resmi olarak “Hazlar Bahçesi” diye bilinen bahçe yüzlerce dönüm büyüklüğündeydi. Burada adaylar Suikastçılar Tarikatı’na kabul için hazırlanırlardı: ileride tarihin en korkulan ve efsanevi profesyonel katilleri olarak bilineceklerdi. Ancak gene burada, bu bahçede, Nur Kardeşliğine, İlluminati’ye kabul edilecek adaylar da hazırlanırdı. Adayların hazırlık süreci aslında aynıydı. Kendileri bilmeksizin, hangi tarikata gireceklerini kendileri seçerlerdi – politik Suikastçılar ya da mistik İlluminati. Okumaya devam et

O ve Ben

 

UntitledDüş gören bir kurbağa değildi o. Rüzgârda sallanan havluları tutmaya çalışan eski tahta bir mandal da değildi. Ne güneye gitmişti ne de herhangi bir kitap okumuştu. Aşık olmamıştı hiç. En azından bizim anladığımız anlamda. Tuşlarına vurduğunda siyah yerine kırmızı yazan ve şeridi parçalanmış bir daktilodan haberi yoktu. Varsa da bunu bir sır gibi gizliyor olmalıydı. Bir adı yoktu, herhangi bir şekli de.

Sokağa çıkarken her zaman yaptığı gibi gömlek cebime girdi. Orayı seviyordu sanırım. Ben de onun gömlek cebimde olmasından rahatsız olmuyordum. Okumaya devam et

Nataraja

Shiva Nataraja

“Şu imgeye bir bakın. Bakın nasıl nefes alıp veriyor, nasıl atıyor nabzı, nasıl da ışıl ışıl ışıldıyor. Zaman içre ve zamanın ötesinde ebediyen ve ebedi şimdide dans ediyor. Tüm âlemlerde aynı anda dans ediyor. Bakın ona. Daha yakından bakın. Daha da yakından bakın. Okumaya devam et

Cangıl Günlüğü

11085128_1094476947236535_271159986_n

Gökkuşağının tüm armonilerini çıplak ellerimle toplayıp heybeme doldururken hafif elektrik yükleriyle çarpılıyordu avuçlarım. Usta bir piyanistin ezgileri dökülmüştü patikalara ve ayak tabanlarımı kesiyordu diyezler. Bemoller ağaçların sık yapraklı dallarında asılı kalmışlardı ve ince güneş ışığıyla olgunlaşmayı bekliyorlardı. Orman cini izci pigme yeryüzünde hiçbir zaman kullanılmamış bir dilde, yeşil bir kurbağadan bahseden bir türkü söylemeye başladı. Yüz metre ötede nehirden kurbağalar vıraklayarak türküye eşlik ettiler.

***

“Ve gökten üç elme düştü…” diye bitirdi hikaye anlatıcı masalını. “Elme ne?” diye soracak oldum ama ağzımı henüz açmışken Tiuana’nın derin mavi gözleri sözcüklerimi yuttu. “Elme” tabii ki o mavi sularda yansıyan yıldızların Khuncasıydı. Okumaya devam et