Kaybolan Türler Bahçesi

Kayıp Türleri Anma Günü

Zihnimin kuytu köşelerinde, çocukluk hatıraları raflarında, yerel korku hikayeleri bölümünde buluyorum “Andık”ı. Zaman zaman çıkarıp okuyorum bu hikayenin silik sayfalarını yeniden gündüz ya da gece düşlerimde. Ürperiyorum. Yanı başındaki rafta, yerel fantastik hikayeler arasında yer alan “Filler”e ve korsan maceralarının da bulunduğu raftaki “Ayıbalığı”na uzanıyorum hemen sonra, ensemde hissettiğim soğuk karıncalanmayı atlatmak ve birazcık gülümsemek için.

30 Kasım Uluslararası Kayıp Türleri Anma Günü’nü bir süredir ilgiyle takip ettiğim Dark Mountain Project’in sayfasından öğrendim. Dark Mountain uluslararası bir yazarlar, şairler, düşünürler, sanatçılar ağı; medeniyetin biyosferi yok eden gücü ve süregiden ekokırım karşısında ancak insanın yeryüzündeki yerini yeniden anlayıp anlamlandırarak ve yeni anlatılar örerek durabileceğimizi savunuyorlar.

Bu gün resmi bir anma günü değil ancak dünyanın dört bir tarafından sanatçılar ve aktivistler bulundukları yerlerde çeşitli etkinliklerle yok olan türleri anarak onların yasını tutuyor. Hikâye 2010 yılında sanatçı ve aktivist Persephone Pearl’ün Bristol Müzesi’ni ziyaret etmesi ve orada nesli tükenmiş Tazmanya kaplanının (Thylacinus cynocephalus) son bireylerinden birini doldurulmuş halde sergilenirken görmesiyle başlıyor. Tazmanya kaplanı 1936’da son üyesi de avlanarak soyu tüketilen hayvanlardan biri. Pearl, cam bir korumanın ardındaki bu güzelim ve gizemli hayvan karşısında gözyaşlarını tutamıyor ve daha sonra o anı şöyle tasvir ediyor: Okumaya devam et

Karnaval

Müzikli, danslı, meşaleli, pantomimli, oyunlu, ziyafetli ve taşkınlıklarla dolu kutlamalar her zaman için topluluk yaşantısının merkezinde yer almıştır ta ki büyük çaplı medeniyet iddiaları umumi neşenin üzerini don gibi örtene dek.

Açıkçası, Batı’da karnavalın düşüşü kırsal merkezli bir kültürden kent merkezli bir kültüre geçişle birlikte oldu. Bunun pek çok nedeni vardı. Kapitalizmin ilk zamanlarında ağırbaşlı bir mizaç teşvik ediliyor ve insanların Pazartesi sabahı işe gelmeleri bekleniyordu. Bazı karnavallar kontrolden çıkıp ayaklanma ve isyanların hareket noktası olabiliyordu: Robin Hood’un kariyeri bir karnaval kralı olarak başlamıştı; Robert ‘Ben’ Kett’in 1549’daki isyanı Wyomondham’da St. Thomas à Becket festivalinde başlamıştı. Ateşli silahların icat edilmesinin de önemli etkileri oldu: bu pervasız bir güruhu daha da tehlikeli kılıyordu elbette ama ondan da önemlisi, özellikle de ordularda, bir disiplin ihtiyacını beraberinde getiriyordu. Misket tüfeğinin doldurulması ve ateşlenmesi karmaşık bir işlemdir; peş peşe bir dizi hareket gerektirir – Oranj Prensi Maurice’in askeri eğitim programına göre 43 hareket – ve bunların her biri de tam tamına, süratle ve (yeri geldiğinde) ateş altındayken yapılabilmelidir. Disiplin kritik bir önem kazanır: gerek ordular gerekse de ticaret açısından iyi bir şey olan ağırbaşlı yurttaşlık kendinin farkında olmayı ve öz-denetimi gerekli kılar ve karnavalın düşüncesiz taşkınlığında kaybolur.

Karnaval zapturapt altına alındı ve bu ciddi bir kayıp. Okumaya devam et

İlkel Gerilla Savaşı – bir taktik olarak göçebe avcı toplayıcılık

Gelecekte bizi nelerin beklediğini kimse bilmiyor. Ama işlerin şimdiki gidişatına bakacak olursak pek de umut verici olduğu söylenemez. Her halükârda en kötü duruma hazırlıklı olmanın kimseye zararı dokunmaz. Uygarlığın sonu yaklaşıyor ve ben inanıyorum ki bizim ömrümüz bunu görmeye vefa edecek. Nasıl sona ereceğini söylemem mümkün değil ama işler yoluna girmeden önce kesinlikle çok daha kötüye gidecek.

Şu an iktidarı elinde bulunduranlar savaşmadan düşmeyecekler. Şebekeyi çökertmek onları sahneden uzak tutmanın pratik bir yolu olabilir ne de olsa bugün makineler olmazsa onların dünyası da imkânsız hale gelir. Ama yarın tüm enerji kesilse dahi askeriye ve polisin kendi kaçınılmaz sonlarının farkına varmasının bir hayli vakitlerini alacağından şüpheniz olmasın. Uygarlığın hayat karşısındaki savaşı hızla açıklık kazanacaktır. Bizim buna karşılığımız da hiç aşağı kalır olmamalı. Tamam psikolojik, ekolojik, toplumsal ve manevi aklıselim bakımından göçebe avcı/toplayıcı hayat tarzından çok fazla bahsediyor olabilirim ama iş o kadarla kalmıyor: bu aynı zamanda en kötü durum senaryolarına uyum sağlamak için de son derece elverişli bir yol. Burada sözünü ettiğim şey gerilla savaşı. Okumaya devam et

Ekoloji – Yuvanın İrfanı

Yaşadığım yerde ufuk bir çizgi değil, güneşin huzmeleriyle yeşilin bin bir tonuna bürünen örtüsüyle inişli çıkışlı, art arda sıralanan tepeler ve dağlardan oluşan bir dalga. Mavi gökte parça parça ak bulutların gölgeleri koşuyor bu dalgaların üzerinde. Hızlarına yetişemeyeceğimi bilseler de her gün beni de onlarla birlikte o dağlarda dolanmaya çağırıyorlar. Çağrılarına uymamak elde değil.

Akdeniz’in alâmetifarikası kızılçamlar altındaki mersinler, tespih ağaçları, böğürtlenler, saparnalar ve yer yer de pırnal meşeleriyle çevrili patikalarda yürüyerek ormanın içine dalıyorum. Görünüşte orman huzur dolu, kendimi burada yuvada hissediyorum. İki atmaca tepemde dönerek bana eşlik ediyor, dağın sırtını aşarken. Bir süre sonra çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor sanki ileride karşılaşacağım bir tehlikeye karşı beni uyarıyorlar. Okumaya devam et

Kediye Kedi Derim

CYMERA_20160601_151224

Hepimiz devrimci bir mesele olarak neyin nasıl üretileceğiyle uğraşıyoruz da kimse bizzat üretimin kendisinin devrimci bir mesele olduğunu belirtmiyor. Şayet üretim kapitalist sömürünün temelini oluşturuyorsa üretim tarzını değiştirmek de yalnızca sömürü tarzını değiştirmek olacaktır.
Kediyi kızıla da boyasanız kedi kalır.
Üreten kutsaldır. Elini sürme! Devrim adına feda edilmesini kutsallaştır ve les jeux sont faits.*
“Peki ne yiyeceğiz?” diye sorar kaygılı insanlar. “Peynir ekmek,” der realistler, bir gözleri cukkada öbürü silahlarında. “Düşünceleri,” diye belirtir sersem idealistler, bir gözleri düşler kitabında diğeri insan soyunda. Kim üretkenliğe el sürmeye kalktıysa bunu bulur karşısında.
Kapitalizm ve ona karşı dövüşenler üreticinin cesedi üstünde yan yana oturur ama üretim sürmelidir.
Siyasal ekonomi eleştirisi, üretim tarzının en az çabayla rasyonalizasyonudur (hem de tüm bunların kaymağını yiyenler tarafından). Geri kalan herkes yani sömürüden muzdarip olanlarsa her şeyin yerli yerinde olduğunu görmeye odaklanmak zorunda. Yoksa nasıl yaşardık? Okumaya devam et

Maya

waking life wiley floats-1

Richard Linklater’ın 2002’de çektiği ve rüyalar ve rüyanın içinde uyanarak rüyayı nasıl kontrol edebileceğimizin anlatıldığı “Hayata Uyanmak” (Waking Life) filminin giriş sahnesinde kahramanımız Wiley evinin bahçesinde küçük bir kız çocuğuyla birlikte bir origami kağıt falı oyunu oynamaktadır ve kağıtta şu yazıyı görürüz: Rüya kaderdir. Wiley sonra bir arabaya doğru yürür, arabanın kapısını tutar ve havaya doğru yükselmeye başlar.

Hayata Uyanmak Mahayana Budizmi’nden Taoculuğa, Varoluşçuluktan, Sitüasyonizme uzanan geniş bir yelpazede bir rüya gibi akıp giden teoriler silsilesi içerisinde bize hayatın da bir rüya olduğunu ve nasıl ki rüyada uyanabilmek için önce bunun bir rüya olduğunun farkına varmamız gerekiyorsa hayata uyanmak için de aynı farkındalığa ihtiyacımız olduğunu hatırlatır.

Buda sözcüğü Batı dillerine çoğunlukla aydınlanmış kişi, Budizm ise aydınlanma yolu olarak çevrilse de aslında her iki kelimenin de kökeninde Sanskritçe ayılmak, uyanmak anlamlarına gelen “budh” kökü yatar. Biz hayatın anlamını kavramayı aydınlanma diyalektiği içerisinde yorumlarken Asya’da mesele daha çok bir uykudan uyanış, rüyadan uyanış, rüyaya uyanış ve hatta hayata uyanış meselesi olarak görülür.

Yine Sanskritçe’den Batı dillerine geçen ve çoğunlukla eksik ya da yanlış anlaşılan bir diğer sözcük de Maya’dır. Maya, rüyaların ve Budist felsefeye göre gündelik yaşamın da özünü oluşturan yanılsama, illüzyon olarak yorumlanır. Mahayana Budizmi’nin en temel metinlerinden olan Elmas Sutra’da şöyle denir: “Bir bulut, bir rüya, bir sabun köpüğü gibi; kayan bir yıldız, bir gece lambası, bir çiy tanesi, çakan bir şimşek gibi – böylece görün işte her ne varsa bu dünyada.”

Ancak yukarıdaki sözden de anlaşılacağı gibi bizim illüzyondan anladığımız şeyle Hinduların anladığı şey oldukça farklıdır. Biz gerçek diye addettiğimiz şeylere sıkı sıkı bağlanırken gerçekliğin dışında saydığımız şeylere yanılsama, hayal, kuruntu deriz oysa gerek Vedik felsefede gerekse Budist bakış açısında içinde yaşadığımız “gerçeklik” de dâhil olmak üzere her şey bir gözbağı, bir kurmacadan ibarettir.

18. yüzyılda Avrupalı alimler etkisinde kaldıkları aydınlanma diyalektiği içerisinde Maya’yı illüzyon olarak çevirirken Tanrı Şiva’yı ise yıkımla eşleştirmişlerdi. Oysa elinde en yüce bilgeliği bile ortadan ikiye ayıracak elmas keskinliğindeki kılıcıyla Şiva’nın yaptığı yıkımdan ziyade bir yapıbozumdur, Maya ise zihinsel ve duygusal harçlarımızla ördüğümüz tüm dünyevi yapılar. Doğu felsefelerindeki “uyanış yolu”, bu yanılsamanın yapıtaşlarını kendi oluşları içinde, oldukları gibi görmek, gözbağlarımızı çözerek hayata ayrım gözetmeyen duru bir zihinle bakabilmek üzerine kuruludur.

Toplumsal her türlü ilişkiden, maddi kazançlara, paraya, çektiğimiz acılardan yüreğimizi pırpır ettiren aşka değin her şeyin aslında toplumsal ve bireysel kurguların ürünü olduğunu kavradığımızda bu yanılsamanın dışına çıkabilir, hayata uyanabiliriz belki. Yoksa Fikret Kızılok’un İki Parça Can’da terennüm ettiği gibi: “Rüya bütün çektiğimiz, rüya kahrım rüya zindan…”

İnan Mayıs Aru

Er-Tarihe Karşı, Leviathan’a Karşı

ertarihekarsilevathanakarsi250[Bu yazı 2006 yılında Kaos Yayınları tarafından yayınlanan ve Fredy Perlman’ın tarih boyunca uygarlık mega-makinesine karşı süren direnişlerin hikayesini anlattığı Er-Tarihe Karşı, Leviathan’a Karşı kitabından alıntıdır.]

Sır meydanda. İnsanlar onları kafese koyana dek kuşlar özgürdür. Biyosfer, Tabiat Ana’nın kendisi, kendi kendini nemlendirdiğinde, güneşte uzandığında ve derisinden sürüngenlerle ve uçucuların kaynaştığı rengârenk tüyler püskürttüğünde özgürdür. Eşit büyüklükte başka bir küre ona çarpana ya da cesetvarî bir mahlûk derisini deşene, bağırsaklarını yırtana dek kendi doğası dışında hiçbir şey ya da oluş tarafından belirlenmez.

Ağaçlar, balıklar ve böcekler; her biri kendi potansiyelini, arzusunu keşfederek tohumdan olgunluğa erişinceye dek özgürdür, ta ki böceğin özgürlüğü kuş tarafından kısılana dek. Yenilen böcek, kendi özgürlüğünü kuşun özgürlüğüne hediye etmiştir. Kuş, sırası geldiğinde, böceğin en sevdiği tohumu toprağa düşürüp onu gübrelediğinde böceğin vârislerinin özgürlüğünü çoğaltacaktır.

Doğa durumu bir özgürlükler topluluğudur.

İlk insan topluluklarının çevresi de aynen böyleydi ve binlerce nesil boyunca da böyle kaldı. Okumaya devam et

Zen Sıkıcıdır

boring

Artık kabul edelim. Zen sıkıcıdır. Zenden daha donuk daha sıkıcı bir pratik bulamazsınız. Felsefesi yavan ve heyecansızdır. Birilerinin şu an bu sayfayı okuması bile bana inanılmaz geliyor. Bunun yerine Tetris falan oynayabileceğinizin farkında değil misiniz? Milyon tane beleş porno sitesi var, haberiniz yok mu? Gidip hayatın tadını çıkarın, burada ne işiniz var?

Bir Rinzai Zen hocası olan Joshu Sasaki, bir keresinde Budist öğretmenlerin daima öğrencilerini Buda Âlemi’ne özendirdiklerini ama aslında öğrenciler Buda Âlemi’nin ne kadar yavan ve tatsız olduğunu bir bilseler oraya varmayı asla istemeyeceklerini söylemişti. Çok haklı. Zen ustalarına bir bakın. Hiçbirinin modadan anladığı yok. Boş duvarlara gözlerini dikip öylece oturuyorlar. Onlara nasıl uçacağınızı sorsanız hiçbir şey söylemezler. Ahret hayatını soracak olsanız konuyu değiştirirler. Mucizeleri soracak olsanız su taşıyıp ateş için odun kesmek gibi zırvalardan söz ederler. Erken yatar, erken kalkarlar. Zen tam da bön tiplere göre bir felsefe. Okumaya devam et

Anti-Halife

chainsoflaw

İbn Arabî, Manevi Hikmet ve Mülhid Gelenek

I. BEY

ve Hızır, Gizli Peygamber, Yeşil Adam, Hiperborea Kralı, Musa’nın kurnaz yaveri, İskender’in hilekâr aşçısı, Zulmet Diyarı’nda ab-ı hayattan içen Hızır. Her bir adımında ezhar ve nebatat boy verir ve o suyun üzerinde seyran eder, İbn Arabî’nin gemisine doğru yürüyerek yaklaşır; yeşil cübbesi yeşil dalgalara dökülür –  belki de o dalgalardan dokunmuştur. Yahut yine Hızır mürşitsiz kalmışlar, deliler ve kınananlar, müstesna kişiler için çölün ortasında beliriverir su ve irşadla… “Ve bu hayatta nazara değer üç şey vardır: su, yeşillikler ve güzel bir çehre…”

ve bir mağarada sır olan Gizli İmam; belki Samiriye’de, belki Yemen’de, safî zümrütten bir adada, zümrütten ağaçlar ve yeşil berilden çiçekleriyle, yeşim taşından sarâylarıyla Suretler denizinin ortasındaki Muşabehet Berzahı’nın ötesini yurt tutan – karalar giyinmiş bir adam düşlerinde simyacılara görünen, düşlerde irşat eden… Okumaya devam et

Kaos

kaos

KAOS ASLA ÖLMEDİ.

Başlangıçta var olan yekpare kütle, tapılacak biricik canavar, durağan ve kendiliğinden, herhangi bir mitolojiden daha kızılötesi (Babil’in önündeki gölgeler gibi), varlığın özgün, ayrımlaşmamış birliği, hâlâ daha sükûnetle ışın saçıyor Suikastçıların kara sancakları gibi, gelişigüzel ve ebediyen sarhoş.

Kaos, tüm düzen ve entropi ilkelerinden önce gelir, o ne bir tanrıdır ne de bir sinek kurdu, onun ahmakça tutkuları olası her koreografiyi kuşatıp tanımlar, manasız tüm eterleri ve filojistonları[1]: maskeleri kendi çehresizliğinin kristalleşmeleridir, tıpkı bulutlar gibi.

Doğadaki her şey mükemmel bir biçimde gerçektir bilinç de dahil, kesinlikle dert edecek hiçbir şey yok. Yasanın boyunduruğu kırılmakla kalmadı, asla var olmadı da; iblisler asla yıldızlara bekçilik etmedi, İmparatorluk hiç başlamadı, Eros asla sakal bırakmadı.

Yo, dinle, gerçekte olan şuydu: sana yalan söylediler, iyi ve kötüye dair fikirlerini sana yutturdular, bedeninden şüphe etmeni ve kaos peygamberliğinden utanç duymanı sağladılar, moleküler aşkın için tiksindirici sözcükler icat edip, seni ihmalle afsunladılar, uygarlık ve onun tefeci duygularıyla içini sıktılar.

Oluş diye bir şey yok, ne de devrim, mücadele ya da yol; hâlihazırda sen kendi teninin şahısın – çiğnenmesi mümkün olmayan özgürlüğün tamamlanmak için yalnızca diğer şahların sevgisini bekliyor: bir rüya politikası, göğün maviliği kadar ivedi. Okumaya devam et