Gölge

Gece, dünyanın kendi üstüne düşen gölgesi,
ve gün ışığında gölgelerimiz
o büyük gölgeden ödünç alınma
kişisel gecelerimiz…

Yürüyorum güneşli ormanda.
Bir bulutun gecesi geçiyor içimden.
Sonra bir bulut,
bir bulut daha derken, dökülüyor gök.
Yağmur başlıyor.

Karaçamlar arasında bir
karacayla buluşuyor gözlerimiz.
O kendi yolunda ben kendi,
koşuyoruz yan yana.
Şiddetini arttırınca damlalar
gözden yitiyor o.
Bense koca bir çınarın gecesine sığınıyorum,
bir yanında bir şimşek utkunun derin izi.

Daha yeni duydum bir orman bekçisinden:
Hepten soyu tükenmemiş
bu dağlarda kurtların.
Orada bir yerde, sadece bekçinin bildiği bir kovukta
memesinde yavruları ile bir anne kurt uyuyor.
Baba kurdun gecesi mi beni izleyen?
Yürüyorum çok durmadan.

Dereçatında şır şır akıyor su
akkavakların arasından kıvrıla kıvrıla.
Görmüyorum, duyuyorum sincabın kaçışını,
kokusu burnumun direğini sızlatan
yapışkan andız otlarının dibine giriyor.
Güneşle toprak arasında, havada,
tez hareketli bir gece
şahinin silueti.

Ağlayan çamı geçiyorum akşam inerken.
Son ışıklarla parıldıyor gövdesinden
sel yatakları gibi akan kızıl sakız.
Çamın gecesi benim geceme
son bir kez değiyor ve
sonra tüm ayrımları kaldıran
büyük gölge geliyor.
Karaca, kurt, sincap, şahin
bulutlar, ağaçlar hepimiz
dünyanın gölgesine katıp gölgelerimizi
karşılıyoruz geceyi.

Ormandan çıkarken alaca baykuşun
tüyler ürperten hu-husuna karışıyor ıslığım.
Körfezin sularını görüyorum, karanlık.
Ay karası,
gölgenin gölgesi.

İnan Mayıs Aru

Daha Kısa Duşları Unutun Gitsin

Aklı başında bir insan evladı çöpe atılmış işe yarar eşyaları toplamanın Hitler’i durduracağını düşünür müydü, ya da kompost yapmanın köleliğe son vereceğini veya sekiz saat çalışma hakkını kazandıracağını, ya da odun kesip su taşımanın insanları Çarlık Rusya’sı hapishanelerinden kurtaracağını, ya da bir ateşin etrafında çırılçıplak dans etmenin 1957’deki Oy Hakkı Yasası ya da 1964’teki Yurttaşlık Hakları Yasası’nı getireceğini? Öyleyse neden şimdi tam da tüm dünya tehdit altındayken bu kadar çok insan böyle tamamen kişisel “çözümlere” dönüyor?

Sorun kısmen hepimizin sistematik bir yanlış yönlendirme kampanyasının kurbanları olmamızdan kaynaklanıyor. Tüketim kültürü ve kapitalist zihniyet bize kişisel tüketim (ya da aydınlanma) eylemlerini örgütlü politik direnişin yerine koymayı öğretti. Uygunsuz Gerçek filmi küresel ısınmaya dair farkındalığı arttırdı. Ancak sunulan çözümlerin tamamının kişisel tüketimle ilgili – ampulleri değiştirmek, lastikleri şişirmek, daha az araç kullanmak – olduğunu ve şirketlerin elinden gücü almaya ya da gezegeni mahveden kalkınma ekonomisini durdurmaya hiç atıfta bulunulmadığını fark ettiniz mi? Amerika’daki herkes filmde önerilen her şeyi yerine getirse bile Amerika’nın karbon salımı ancak yüzde 22 oranında düşerdi. Bilimsel ortak kanıysa bu salımların tüm dünyada en az yüzde 75 oranında düşürülmesi gerektiği yönünde. Okumaya devam et

Afette İlk Kurtarılacak

 

Bu şiir kurtarılmalı
kendinden.
Yaşını başını almış.
Ölü kütükte sözcükler.
Nicedir
kârlı değiller.
Korumuş olursunuz
böylece onu
yenik düşmekten
kendi karanlık
beyhude güçlerine.

Burada kimi sözcükler
bin yıldan da yaşlı.

İşbirliği ettiler
başka yaratıklarla da
ve rüzgârla
söylendiler
ağaçların yaprakları
arasında.

Dile geldiklerinde
bu sözcükler
kadim bir ormandır.

Kimi sözcükler
söylenegelen
üretken değil artık.
Hakikat. Aşk.
Tüm türlere merhamet.
Hey–
çağırın teknisyenleri.
Hızara götürün şunları.

Ama hele bir söyleyin–
şu kelimeler arasında
insan irfanının
bir emaresi yok mu?
Ve aşağılarda bir yerde
bir tarla faresi kazıp durmuyor mu
Yeter – demeyi çoktan
unutmuş bir kültürün
çürüyen orman tabanını,
derinlerdeki anlamın peşinde.
Yaratmadığın ve
geri koyamayacağın şeyi
almaya kalkma.

Kan var burada.
Bir baykuş yiyor fareyi.
Yaşam var burada.
Bu sözcükler yeniden
ağaçların içine yerleşmiş.
Sözcüklerimizin başına
ne gelirse
ormanın da başına gelir.

Ormanın başına ne gelirse
bizim de
başımıza.
Yalanları kesmeliyiz
ağaçlardansa.

Jerry Martien
Çeviren: İnan Mayıs Aru

İlk Su Bedendir


Colorado Nehri, Birleşik Devletler’deki en büyük tehdit altında olan nehir—aynı zamanda benim bedenimin de bir parçası.

Ben bir nehir taşıyorum. O, bizzat benim: Aha Makav.

Bu bir metafor değil.

Bir Mojave, Inyech Aha Makavch ithuum, diyerek ismini söyler. Varoluşumuza dair bir hikaye anlatırız.  Nehir bedenimin orta yerinden akıyor.

Şimdiye dek her dizede nehir sözünü kullandım. Suyu israf etmek istemiyorum. Bedenimdeki nehri korumalıyım.

Gelecek dizelerde daha tutumlu olmaya çalışacağım. Okumaya devam et

Büyük Aile İçin Niyaz

-bir Mohawk duasından-

Şükürler Olsun Yeryüzü Ana’ya, gece gündüz süzülüp duran
ve onun toprağına: zengin, nadir ve lâtif
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Bitkilere, güne bakan, ışık büken yaprak
ve incecik kök-saçlarıyla; kımıltısız duran rüzgârda
ve yağmurda; dansları çiçek açan spiral damarda
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Havaya, yüksekten uçan Ebabil’i ve şafakta
sessiz Baykuş’u taşıyan. Şarkımızın nefesi
arı duru can meltemi
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Yaban Varlıklara, sırlar, özgürlükler ve
yollar öğreten kardeşlerimize; sütlerini paylaşan bizimle;
benliği tam, cesur ve tetikte
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Suya: bulutlar, göller, nehirler, buzullar;
tutan ya da salan; her daim akıp duran
bedenlerimizde tuzlu denizlerde
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Güneşe: göz kamaştıran, titreşen ışığı sızar
ağaç gövdeleri, puslar, ılık mağaralar içine
ayılarla yılanların uyuduğu— bizi uyandıran o—
öyle olsun zihinlerimizde.

Şükürler Olsun Engin Göğe
Milyarlarca yıldız tutan— ve daha da ötesine uzanan—
tüm erklerin, fikirlerin ötesine
ve yine de içimizde—
Uzay Dede.
Eşidir Zihin onun
öyle olsun.

Gary Snyder
Çeviren: İnan Mayıs Aru
İllüstrasyon: Clayton Cannaday

Kaybolan Türler Bahçesi

Kayıp Türleri Anma Günü

Zihnimin kuytu köşelerinde, çocukluk hatıraları raflarında, yerel korku hikayeleri bölümünde buluyorum “Andık”ı. Zaman zaman çıkarıp okuyorum bu hikayenin silik sayfalarını yeniden gündüz ya da gece düşlerimde. Ürperiyorum. Yanı başındaki rafta, yerel fantastik hikayeler arasında yer alan “Filler”e ve korsan maceralarının da bulunduğu raftaki “Ayıbalığı”na uzanıyorum hemen sonra, ensemde hissettiğim soğuk karıncalanmayı atlatmak ve birazcık gülümsemek için.

30 Kasım Uluslararası Kayıp Türleri Anma Günü’nü bir süredir ilgiyle takip ettiğim Dark Mountain Project’in sayfasından öğrendim. Dark Mountain uluslararası bir yazarlar, şairler, düşünürler, sanatçılar ağı; medeniyetin biyosferi yok eden gücü ve süregiden ekokırım karşısında ancak insanın yeryüzündeki yerini yeniden anlayıp anlamlandırarak ve yeni anlatılar örerek durabileceğimizi savunuyorlar.

Bu gün resmi bir anma günü değil ancak dünyanın dört bir tarafından sanatçılar ve aktivistler bulundukları yerlerde çeşitli etkinliklerle yok olan türleri anarak onların yasını tutuyor. Hikâye 2010 yılında sanatçı ve aktivist Persephone Pearl’ün Bristol Müzesi’ni ziyaret etmesi ve orada nesli tükenmiş Tazmanya kaplanının (Thylacinus cynocephalus) son bireylerinden birini doldurulmuş halde sergilenirken görmesiyle başlıyor. Tazmanya kaplanı 1936’da son üyesi de avlanarak soyu tüketilen hayvanlardan biri. Pearl, cam bir korumanın ardındaki bu güzelim ve gizemli hayvan karşısında gözyaşlarını tutamıyor ve daha sonra o anı şöyle tasvir ediyor: Okumaya devam et

Karnaval

Müzikli, danslı, meşaleli, pantomimli, oyunlu, ziyafetli ve taşkınlıklarla dolu kutlamalar her zaman için topluluk yaşantısının merkezinde yer almıştır ta ki büyük çaplı medeniyet iddiaları umumi neşenin üzerini don gibi örtene dek.

Açıkçası, Batı’da karnavalın düşüşü kırsal merkezli bir kültürden kent merkezli bir kültüre geçişle birlikte oldu. Bunun pek çok nedeni vardı. Kapitalizmin ilk zamanlarında ağırbaşlı bir mizaç teşvik ediliyor ve insanların Pazartesi sabahı işe gelmeleri bekleniyordu. Bazı karnavallar kontrolden çıkıp ayaklanma ve isyanların hareket noktası olabiliyordu: Robin Hood’un kariyeri bir karnaval kralı olarak başlamıştı; Robert ‘Ben’ Kett’in 1549’daki isyanı Wyomondham’da St. Thomas à Becket festivalinde başlamıştı. Ateşli silahların icat edilmesinin de önemli etkileri oldu: bu pervasız bir güruhu daha da tehlikeli kılıyordu elbette ama ondan da önemlisi, özellikle de ordularda, bir disiplin ihtiyacını beraberinde getiriyordu. Misket tüfeğinin doldurulması ve ateşlenmesi karmaşık bir işlemdir; peş peşe bir dizi hareket gerektirir – Oranj Prensi Maurice’in askeri eğitim programına göre 43 hareket – ve bunların her biri de tam tamına, süratle ve (yeri geldiğinde) ateş altındayken yapılabilmelidir. Disiplin kritik bir önem kazanır: gerek ordular gerekse de ticaret açısından iyi bir şey olan ağırbaşlı yurttaşlık kendinin farkında olmayı ve öz-denetimi gerekli kılar ve karnavalın düşüncesiz taşkınlığında kaybolur.

Karnaval zapturapt altına alındı ve bu ciddi bir kayıp. Okumaya devam et

Yüce Pan Yaşıyor

Sudan çıkmıştık. Köklerimiz sudaydı, suya kök salınabilirse tabi. Toprakta yaşadık, toprak bizi kabul eden evimizdi. Rüzgâr hep ordaydı, bitmeyen bir ıslık çaldı. Ateşse onu bulmamızı bekledi.

Tüm bu gelişme ve uygarlık masalından önce de pek çok güzel masalımız vardı. Ağaçların arasında orman perileri koşardı. Onların peşi sıra, tarlakuşlarından tatlı sesi, güneşli bir çayır gibi yüzü, çatal toynakları ve kıvrık boynuzlarıyla çılgın bir tanrı…

Gel, dalga dalga akarak, rüyanın ve neşenin esrik dilini öğrenmeye sen de! Giysilerinden vazgeç toprak rengi derin için. Yüzünden de vazgeç. Sözünden de, değersiz bilginden de. Sesini ceylanlara kaptıracaksın. Duymak için susmak gerek. Dinle! Okumaya devam et

Deli Çiftçi, Dalgalandırarak Pütürlü Daldan Bayrağını, Ayrılıyor İttifaktan

İktidar ve paranın ittifakından,
iktidar ve sırların ittifakından,
hükümet ve bilimin ittifakından,
hükümet ve sanatın ittifakından,
hırs ve cehaletin ittifakından,
deha ve savaşın ittifakından,
dış uzay ve iç boşluğun ittifakından,
usulca ötelere yürüyüp gidiyor Deli Çiftçi.
Bir tek o var ama o gidiyor yine de.
Dönüyor yuvası bildiği küçük memlekete,
bir uçtan bir uca yürüyebileceği ufak ülkesine. Okumaya devam et

Ekoloji – Yuvanın İrfanı

Yaşadığım yerde ufuk bir çizgi değil, güneşin huzmeleriyle yeşilin bin bir tonuna bürünen örtüsüyle inişli çıkışlı, art arda sıralanan tepeler ve dağlardan oluşan bir dalga. Mavi gökte parça parça ak bulutların gölgeleri koşuyor bu dalgaların üzerinde. Hızlarına yetişemeyeceğimi bilseler de her gün beni de onlarla birlikte o dağlarda dolanmaya çağırıyorlar. Çağrılarına uymamak elde değil.

Akdeniz’in alâmetifarikası kızılçamlar altındaki mersinler, tespih ağaçları, böğürtlenler, saparnalar ve yer yer de pırnal meşeleriyle çevrili patikalarda yürüyerek ormanın içine dalıyorum. Görünüşte orman huzur dolu, kendimi burada yuvada hissediyorum. İki atmaca tepemde dönerek bana eşlik ediyor, dağın sırtını aşarken. Bir süre sonra çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor sanki ileride karşılaşacağım bir tehlikeye karşı beni uyarıyorlar. Okumaya devam et