Cangıl Günlüğü

11085128_1094476947236535_271159986_n

Gökkuşağının tüm armonilerini çıplak ellerimle toplayıp heybeme doldururken hafif elektrik yükleriyle çarpılıyordu avuçlarım. Usta bir piyanistin ezgileri dökülmüştü patikalara ve ayak tabanlarımı kesiyordu diyezler. Bemoller ağaçların sık yapraklı dallarında asılı kalmışlardı ve ince güneş ışığıyla olgunlaşmayı bekliyorlardı. Orman cini izci pigme yeryüzünde hiçbir zaman kullanılmamış bir dilde, yeşil bir kurbağadan bahseden bir türkü söylemeye başladı. Yüz metre ötede nehirden kurbağalar vıraklayarak türküye eşlik ettiler.

***

“Ve gökten üç elme düştü…” diye bitirdi hikaye anlatıcı masalını. “Elme ne?” diye soracak oldum ama ağzımı henüz açmışken Tiuana’nın derin mavi gözleri sözcüklerimi yuttu. “Elme” tabii ki o mavi sularda yansıyan yıldızların Khuncasıydı.

Khun topraklarında uzun ve yorucu bir günün sonunda, gece yıldızların altında bizi bekleyen köye vardığımızda bizi köyün hikaye anlatıcısı karşılamıştı. Şimdi de köy meydanında “yum” denilen çayımızı içerken izci pigme kalkmak için izin istedi. Ormanın içine doğru onu takip ettik. Pigme bize, masalda köyde kalamayacağımızın anlatıldığını söylediğinde Tiuana hiç şaşırmadı. Uyku tulumunu sereceği bir ağaç dibi aramaya başlamıştı bile. Baykuşun ötüşüyle birlikte ben de uzun uzun esnedim.

***

Yaralı bir şafaktan sızan kanla uyandık hepimiz. Pembe bulutlara hüzünle baktık ve sanırım Tiuana’nın gözünde bir iki damla yaş da vardı. Kertenkele halkının son temsilcilerini ararken içine düştüğümüz bu sabah, bize bir süre için kaygılarımızı unutturdu. Akışa inanıyorduk biz. Bu yüzden kahvaltımızı etmeden önce mavi hipopotamların yüzdüğü nehre girerek yıkandık. Tiuana’nın zarif bir bedeni vardı. Biz çıplak yıkanırken izci pigme nehrin yukarısında suyun daha sığ olduğu yerlerde bir iki balık tutmaya gitti. Nehirde yıkanırken suyla oynamak ne büyük mutluluk. Neşeli kahkahalarımız kocaman, mavi bedenli dostlarımızın karpuz gibi kafalarını çevirip hüzünlü gözleriyle uzun uzun bize bakmalarına neden oldu.

***

Sudan çıkmıştık. Köklerimiz sudaydı. Suya ne kadar kök salınabilirse… Toprakta yaşadık, toprak bizi kabul etti. Rüzgâr hep oradaydı, bitmeyen bir ıslık çaldı. Ateşse onu bulmamızı bekledi.

Tiuana hiç şikayetçi olmadan geceyi giyinirken, orman cini izci pigme ve ben dal parçaları ve kuru kökler toplamaya başladık, karanlığı ateş ve alevle delmek için. Nehirde uyku otuyla yakaladığımız kambur balıkları da tam ağzımıza layık kılacaktı kor ve duman.

***

Toprak ve bitki tanrılarına sunulan kurbanların kanlarını takip ederek Oruç Dağı’nın eteklerine vardığımızda gökyüzü bir transatlantik gibi yüklüydü ve yolcuları aylar sonunda karayı gören Kolomb’un tayfasından daha sabırsızdı. Bulutların içindeki tombik devler menilerini yeryüzüne fışkırtmaya hazırlanıyorlardı.

Oruç tutan rahipler pelin yapraklarıyla, ormana düşmüş bir uçaktan çıkarttıkları daktiloyu kutsuyorlardı. İşlerine yarayıp yaramayacağına aldırmadan, onlara çantamdan çıkarttığım birkaç sararmış kâğıt verdim. Günbatımında yemek üzere kâğıtları kuşaklarına sakladılar. Civar köylerde beyaz kaplanın görülmesiyle başlayan bir yıllık suskunluk yeminleri başlayalı dört ay olmuştu. Ben bunu daha sonra rehberimden öğrenecektim. Doğudan başlayarak, her ayı yüzlerini yalnızca bir yöne dönük olarak geçiriyorlardı. Böylece Hithagoların on iki yönünü öğrenmiş oldum: dört ana yön, dört ara yön, gök, yer, kendi içleri ve son olarak yok-yön. Bu ayı güneye dönük geçiriyorlardı. Son iki ayda yüzlerini nereye döneceklerini merak ettim ama oruç dağının eteklerinde merakımı tatmin edecek kadar uzun süre kalmadık.

***

Kahinin öngördüğü gibi peri sularına vardığımızda, ağaçların etrafında taklalar atan babunlara rastladık. Ağaçlara tırmanıp Neptün muzlarını almamız için babunları aşmamız gerekiyordu. Neptün tapınağının falcı rahipleri, çoban yıldızının izlediği rotayı bu değerli muzlar karşılığında bize verebilirdi belki. Tiuana papirüslerden yapılmış küçük heybesinden oya çörekleri çıkarıp babunlara verdi. Takla atmayı bırakan babunlar nehirde çörekleri ıslatıp çiğnemeye başladığında bu hayvanların dişleri olmadığını fark ettik. Bunu kim ya da ne yapmış olabilirdi? Dişleri olmayan babunlar egzotik soytarı sırıtışlarından mahrum kalmışlardı. Üzüntüyü silkeleyip ecza kokulu ağaçlara tırmandık ve yeterli miktarda Neptün muzu topladıktan sonra aşağı inip dişsiz, hüzünlü babunları geride bırakarak uzaklaştık.

***

Köye girdiğimizde kıyafetlerimiz çamur ve ufalanıp gitmiş kemik tozlarıyla kaplıydı. Köydeki hiç kimse bizi evine almak istemedi. Lanetlenmiş olduğumuz fikri köylülerin hepsinde olduğu gibi son derece güçlüydü. Yağmur yeniden başladığında Tiuana ve ben köy meydanında kalakalmıştık. Az önce peşimizde havlayarak dolaşan köpek bile içine gireceği kırık bir fıçı bulmuştu.

Biz de Bir Ape yerlisinden öğrendiğimiz yöntemle bir bulut yakalayıp ona bir düğüm attık ve siyah, sessiz ipliklerle delikleri yamadık. Diğer bulutlar da bunun üzerine yağmaktan vazgeçtiler.

Köyün Yaşlı Kişisi’nin kapısına gidip, ona köyden ayrılırken bu düğümlü ve dikişli bulutu da yanımızda götüreceğimizi ve onun yerine tarlalarını aylarca susuz bırakacak bir laneti göğe savuracağımızı söylediğimde yüzü, Kireç Yiyen Kkepler’in bokundan da beyazdı.

Bizi evlerinde bir süre ağırlamak istediler ama artık çok geçti. Ardımıza bakmadan köyden ayrıldık.

Tabii ki bulutu tutmak gibi bir niyetimiz yoktu. Şafakla birlikte onu bir yeşil mürekkep kuyusuna bıraktık. Yeniden yağış bırakması birkaç gün alırdı ve eminim yeşil yağmur köylüleri yağmur yağmamasından daha çok dehşete düşürecekti. Ama neticede bu çocuksu bir şakaydı o kadar. Bu kadarını hak etmişlerdi doğrusu.

***

Uzun ve yorucu bir günün ardından ormanda büyükçe bir kütüğün yanına oturmuş, maraşotu çiğniyorduk. Her tarafı yamulmuş teneke çaydanlık korların üzerinde fokurduyordu. Tiuana, Ateş Yazmaları’ndan başını kaldırdı ve baktı. Buz gibi mavi gözlerine ellerimi değdirsem yakacaktı. Kafirdi ve bir kalıba sokulamazdı. Tek kalıp kendisiydi. Uzayda yolculuk ettiğini ve elindeki yazmaları bir kara deliğin içinden getirdiğini iddia ediyordu. Ona inandım. İnsanın içini ısıtan sesiyle okudu:

“Su yüzeyinde yüzen adalar gibiydi alevden yaradılanın gözyaşları ve yeryüzü erimeye başladı. Sıcak bilyelerle oynayan çocuklar, bilincin patikalarında yürümüş olanlardı. Öte bilincin şafağını seyrederek toprağa şiirler yazanlar ise eriyene dalarak birer nehir oldular. Yalnızca bu şekilde anlaşılabilirlerdi. Ve anlaşıldılar; buz sıvıyı damarlarına zerk eden, öksüren ve kara çamurlu balgam tüküren yaşlı tanrılar tarafından. Ve Şeytan yeraltını yarattı.”

***

Güneş yiyen kaktüsler arasında ilerliyorduk. Onlar güneşi yiyor ve yeşil, ısırgan bedenlerinde onun sonsuz parıltılı efsanelerini görüntülüyorlardı. Yakut şaman Gökkin onlardan birkaçını son derece nazik bir biçimde kopartıp bohçasına koydu. İleride, kâhinin mabedinde işimize yarayacaklarını söyledi. Kaktüsler bugün çok iyi beslenmiş olmalıydılar. Güneş tepede öyle kavurucuydu ki derin soluklarımız sanki havada asılı kalıyordu. Kaktüslerin soluklarımızı da yiyebileceğini düşündüm, ama onlar soluklarımızı yemediler. Besin sentezi için gereken karbondioksit havada yeterince vardı, bizim pis kokan nefeslerimize kalmamışlardı. Saklı bir soyun yeniden ortaya çıkan mumyasına buralarda rastlayacağımızı sanmam. Sıcakta ağır ağır ilerledik.

***

Gece düşümde şehirde olduğumu gördüm. Geceyarısı şehirde, şehir sanki ormanmışçasına yürüyordum. Sokaklar boştu. Rüzgar esiyordu. Sahile inip deniz kenarına oturdum ve rüzgarla bir cıgara üfledik, sonunu da Poseidon’a ikram ettik. Ve sonra şehirde sonu gelmez bir yol yürüdüm. Dalga sesleri, balık tutan adam, boğazımdan aşağı inen serinlik… Tüm bunlardan “Dünya varmış!” sonucunu çıkardım. Yeniden ormana daldım. Uyandım. Tiuana yanımda, vahşi kedilerin uysal uykusundaydı.

İnan Mayıs Aru

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir