Budizm ve Yaklaşan Devrim*

Budizm evrenin ve tüm yaratıkların özünde eksiksiz bir bilgelik, aşk ve merhamet halinde olduğunu, doğal tepkilerle ve karşılıklı dayanışma içerisinde hareket ettiğini savunur. Bu başlangıçtan beri sahip olduğumuz halin kişisel idraki, bir “benlik” tarafından kendi adına gerçekleştirilemez – çünkü kişi kendini bırakmadan ve kendinden geçmeden bu tam olarak gerçekleşemez.

Budist bakış açısına göre bu zahmetsiz tezahürün önündeki engel, korku ve doymak bilmeyen bir hırs olarak açığa çıkan “Cehalet”tir. Tarihsel olarak Budist düşünürler cehalet ve ıstırabın ne dereceye kadar toplumsal faktörlerden kaynaklandığını analiz etmede başarısız olmuşlar, korku ve tutkunun insan olmanın doğasından geldiğini düşünmüşlerdir. Bu nedenle Budist felsefenin esas derdi epistemoloji ve “psikoloji” olurken tarihsel ya da sosyal sorunlar göz ardı edilmiştir. Her ne kadar Mahayana Budizmi muazzam bir evrensel kurtuluş vizyonuna sahip olsa da Budizmin fiili başarısı, kendini adamış birkaç kişinin psikolojik engeller ve kültürel şartlanmışlıklardan kurtulmasına yönelik pratik meditasyon sistemleri geliştirmek olmuştur. Kurumsal Budizm zaten hangi politik sistemin altında tesis edilmişse onun haksızlık ve zulümlerini kabul etmeye ya da görmezden gelmeye dünden razıdır. Bu da Budizm’in ölümü olur zira merhametin manidar bir biçimde işleyişinin ölümü demektir. Merhamet duymayan bilgelikse acıyı hissetmez.

Günümüzde hiç kimsenin durumu büsbütün masum kalmaya ya da çağdaş devletlerin, politikanın ve toplumsal düzenlerin doğasını bilmezden gelerek keyfine bakmaya el veremez. Modern dünyanın ulusal yönetimleri varoluşlarını bile isteye büyütülen bir hırs ve korkuya borçludur: iğrenç güvenlik şantajları. “Özgür dünya” ekonomik açıdan doyurulamayan bir hırs, tatminsiz bir cinsel arzu ve insanın kendinden ve sevmesi gereken kişilerden başka bir yere yönelmeyen bir nefreti tahrik eden fantastik bir sisteme ya da Küba, Vietnam gibi acınacak durumda, sefalet içindeki marjinal toplumların devrimci arzularına bağlı hale geldi. Soğuk Savaş koşulları tüm modern toplumları – Komünist olanlar da dâhil olmak üzere – insanın hakiki potansiyelinin habis bozguncuları haline getirdi. Yarattıkları beşer bir “preta”, muazzam bir iştaha ve iğne deliği kadar bir boğaza sahip aç hayaletlerdir. Toprak, ormanlar ve tüm canlı yaşamı bu kanserli kolektifler tarafından tüketiliyor; gezegenin havasını suyunu bunlar kirletiyor.

İnsan doğasında ya da insanın toplumsal örgütlenmesinde bir kültürün çatışmacı, baskıcı olmasını ve şiddete yatkın ve hüsrana uğramış kişilikler yaratmasına neden olacak doğuştan gelen bir şey yok. Antropoloji ve psikolojinin son bulguları bunu daha da açık bir biçimde ortaya koyuyor. İnsan meditasyon yoluyla kendi doğasına bakarak da bunu kendine ispat edebilir. Kişi bir kere böylesi bir inanca ve içgörüye sahip olduktan sonraysa ister istemez şiddet içermeyen yollarla olmasını umacağımız radikal bir toplumsal dönüşüm ihtiyacını derinden hissetmeye başlar.

Budizmin şen ve gönüllü yoksulluğu bu noktada pozitif bir güç olarak karşımıza çıkar. Geleneksel zarar vermeme ve her türden canlının canını almayı reddetme ilkeleri ulusal çapta etkiler yaratmaya kâdirdir. İnsanın “ayağını bastığı zeminden” başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığı meditasyon pratiği, kitle medyası ve süpermarket üniversiteler tarafından zihninize pompalanan dağlar kadar çöpü silip süpürür. Doğal sevecen tutkuların dingin ve cömert bir biçimde tatmin edilebileceğine yönelik inanç insanı kör eden, sakatlayan ve baskı altında tutan ideolojileri bertaraf eder ve “ahlakçıları” hayrete düşürecek ve aşık olamadığı için savaşçı olmak zorunda kalan erkek ordularını dönüştürecek bir topluluğa giden yolu işaret eder.

Avatamsaka (Kegon) Budist felsefesi dünyayı tüm nesnelerin ve yaratıkların gerekli ve aydınlanmış olduğu birbiriyle derinden bağlı muazzam bir ağ yapısı olarak görür. Bir bakıma hükümetler, savaşlar ve bizim “kötü” olarak nitelendirdiğimiz her ne varsa onlar da istisnasız biçimde bu kapsayıcı alemin bir parçasıdır. Şahin, saldırısı ve tavşan birdir. “Beşeri” bakış açısındansa tüm varlıklar aynı aydınlanmış bakışı paylaşmadığı sürece bu şekilde yaşamamız mümkün değil. Bodhisattva ıstırap içindekilerin yaşam standartlarını paylaşır ve ıstırap çekenlere yardım edebilmesi gerekir.

Batı’nın kayrası toplumsal devrim olageldi; Doğu’nun kayrasıysa nefsin/boşluğun bireysel olarak kavranması. Bize ikisi de lâzım. İkisi de Dharma yolunun geleneksel üç ayrı yüzünün parçası: bilgelik (prajna), meditasyon (dhyana) ve ahlâk (sila). Bilgelik sevgi dolu zihnin ve kişinin egosal kaygıları ve saldırganlığının altında yatan berraklığın sezgisel bilgisidir. Meditasyon zihnin içine girip de bunu bizzat tecrübe etmektir – tekrar tekrar ta ki bu içinde yaşadığınız zihin olana dek. Ahlâksa örnek oluşturma ve sorumlu davranış yoluyla bunu yaşam yolunuza taşımanız ve nihai olarak “tüm varlıkları” içine alan gerçek topluluğa (sangha) doğru genişletmenizdir.

Bu son özellik benim için özgür, enternasyonal ve sınıfsız bir dünyaya doğru giden her türden kültürel ve ekonomik devrimi desteklemek anlamına da geliyor. Bu sivil itaatsizlik, açık sözlü eleştiri, protesto, pasifizm, gönüllü yoksulluk ve hatta gerektiğinde düşüncesiz bir çomarı dizginlemek için nazikçe şiddet kullanımını da içeriyor. Olası en geniş zarar vermeyen bireysel davranışlar yelpazesini onaylamak anlamına da geliyor – yani bireylerin ot içme, peyote yeme, her iki cinsiyet için de çok eşlilik ya da eşcinsellik hakkını savunmak gibi. Tektanrıcı-Kapitalist-Marksist Batı’nın uzun süredir yasakladığı bir dünya gelenek ve adet. Zekâ ve öğrenmeye saygı anlamına da geliyor elbette ama bir hırs ya da kişisel iktidar aracı olarak değil. Kendi işinin sorumluluğunu almak ama ekip çalışması içerisinde olmaya da hevesli olmak. “Eski toplumun kabuğu içerisinde yenisini oluşturmak” – elli yıllık IWW sloganı.

Her halükârda geleneksel kültürlerin sona ermesi kaçınılmaz ve onların iyi yanlarına umutsuzca tutunmaktansa herhangi bir kültürde geçmişte ya da halen var olan her ne varsa bunların meditasyon sayesinde bilinçaltından yeniden inşa edilmesinin mümkün olduğunu hatırlamalıyız. Aslında bana kalırsa yaklaşan devrim çemberi tamamlayarak bizi yeniden arkaik geçmişimizin en yaratıcı özellikleriyle buluşturacak. Yeterince şanslıysak en nihayetinde anasoylu, özgür eşliliğe dayalı, doğal-kredi üstüne kurulmuş komünist bir ekonominin, daha az sanayinin, çok daha az kirliliğin ve pek çok milli parkın olduğu bütünüyle entegre bir dünya kültürüne bile ulaşabiliriz.

*Bu yazı Snyder’ın 1961’de City Lights yayınevi tarafından basılan Journal for the Protection of All Beings’in 1. sayısında yayımlanan “Budist Anarşizm” makalesinin gözden geçirilmiş halidir. Bu gözden geçirilmiş edisyon 1969’da basılan Earth House Hold derlemesinde yayınlanmıştır.

Gary Snyder
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir