Bir Radyo Gezintisi

radio

Dışarı çıkmak isteyen ne? Zihnimde, derinde acıtan ne?

Kabile tanrılarının yıldırımları dostlar için parlıyor gecede. Tek bir uzun nota, düzlemde. Böylece sesi görmek mümkün olabilir. Kristal bardaktan çıkan tını odanın içindeki boşluğa yayıldığında onun bir çizgiye incelmesini bekliyorum. Sonra da uzun tek bir nota. Tüm ezgi tek bir notada yoğunlaşıyor ve o notayı bulduğunda gerisi onu takip ediyor.

Zihnin boşluğu bu ezgiyle doluyor ve ezginin içindeki her sese tek tek baktığında hepsi kendi vizyonlarını sunuyor sana. Hepsinin kendi yıldırımları var, bir an için ortalığı bir ışık seline boğan. Ve her biri beyincik soğanında bir takım sinir köklerine dokunduğu için oluyor bu. Altın ve gümüş iğneler vücuduna girerek kimyanı değiştiriyor böylece.

Senin de gırtlağından bir ses yükselmek istiyor. O ilk notayı yakalamak istiyorsun belki. Yeterince beklersen bedenin doğru tondan akortlanır ve sen de kendi yıldırımlarını gönderirsin. Su gibi dökülür sesle birlikte şifa başının üzerinden. Zihnin parlar. Sonra söner. Ama o parlama esnasında dökülen bir miktar ışıltılı toz ön beyin korteksinde bir yerlere yapışır kalır. Bir süre orada duracak artık onlar. Sakin ve huzurlusun sen de…

Dışarı çıkan ne? İçerideyken zehir olan, nefesle birlikte dışarı çıkınca derman mı oldu?

Duruyum şimdi. Zihnim temiz. Kendimi ya da yaşamı olumlamaya çalışmıyorum. İleri ya da geri gitmiyorum. Kimse gitmiyor. Bir kürenin içinde hareket ederken ileri, geri, sağa ya da sola yönelmek ne kadar mümkündür ki? Hele bu kaplamının sonsuz olduğu varsayılan uzay küre ise vektörler iyice anlamsızlaşır. Dar bir bakış açısının ürünüdür vektörler.

Doğrusal hareketi inkar etmiyorum ama ışın da aslında tek boyutlu değildir. Hareket radyo dalgaları gibidir. Ya da ses dalgaları. Hedefleri kulağım değil. Oradan oraya uçuşuyorlar ve ben onları gecenin geç bir vakti dinlerken felsefemin sefaletine falan boşveriyorum.

Usulca yırtıyorum sayfayı. Son noktaya geldiğimde minicik bir iplikçik tutuyor ikiye ayrılmış kağıdı ve ben iki uçtan da eşit bir kuvvetle çekip bir an, öylece dengede tutuyorum kağıdı. Sonra ufacık, minicik bir salınım…

İplikçik koptu. Radyoda Hindu bir müzisyen vinasının tellerine asıldı. Boşlukta savruldum. Beyaz bir kağıt gibi. Bir süre salındım. Sonra elime kalemi alıp yazmaya başladım kağıda. Hindu bir kız ses tellerine asıldı. Kağıt durdu. Yazı durdu. Zihin durdu.

An’da. Herşey An’da. Yükselmek bu. Zirveye vardığında devam etmek bu.

Yaşam kağıdın koptuğu o tek bir An’da. Şu an yok mu? Var. O an Yok’tu. Ve yaşamı var kılan, o An olmayışı. Hiçlik değil. Yokluk değil. Yokluğun dahi olmadığı bir yokluk bu.

Sarkacın en uca yükselmesi değil. Sarkacın en dibe inmesi değil. Sarkacın durması değil. Yok olması? O da değil. Bu, sarkacın hiç var olmamış olmasının açıkça kavranması.

Yine de yok olmaktır bu. Ama varoluşun zıddı olan yokluk değil. Var olmadan önceki yokluk. İşte o tek bir An’da, yaşam orda.

Ve sonra yalana geri dönerim. Kağıt sallanır, zihin çalkanır, kalem yazmaya başlar ve zihin yine tepeye doğru tırmanmaktadır. Ama o şimdi “Yok olmayı” biliyor. Bu yüzden tırmanıyor, tırmanıyor. Ve zirveye varığında kendisini bağlayan ipin olmadığını düşleyerek kopuyor. Zirveye vardığında devam ediyor. İşte zihin bu!

Ama ip var. Sarkaç bunu biliyor. İp olmasa, o bir daha hiç sallanamaz.

Ama ip yok. Sarkaç bunu da biliyor.

Ama sarkaç yok. Salınım yok. Yükselmek yok. Alçalmak yok. Yalnız “Yokluk”. O bile yok.

Bilmek başka. Yaşamak başka. O kağıt koptuğunda olan şey, bu yükseliş; bu Satori’dir. An’lık aydınlanış.

Yokluğu bildikten sonra varlık anlamını mı yitirir? Yitirmiyor. Sallanmak şimdi daha keyifli. Alçalmak. Yükselmek. Radyodaki Hindu müzisyen hala vinasını çalıyor, kız ezgisini okuyor. Bu ezgi çağları aşarak geliyor. Yeniden kabul edildiğini söylüyor, Uykusuz Şairler Okulu’na. Güzeldi bu. Sağolun! Hepiniz.

İnan Mayıs Aru

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir