Bâtının Arıları – Mekânın Uyanışı

Bir mekân gönülde de bir yer tutar, bir ilişkidir.

Bohemya’da dolaşmaya başlayalı otuz yıldan fazla oldu – bu sayıyı yazmaya neredeyse korkuyorum, ne çok zaman geçmiş. O günlerde habire mineral topluyordum. Güçlü bir bulup sahip olma arzusu beni ufak taş ocaklarına ve oradan da eski galerilere sürüklüyordu. Burada bir kaçı neredeyse ölümle sonuçlanan tecrübelerimi aktarma niyetinde değilim. Kahramanca bir dönemdi ve bugün bunun temel gayesinin yeryüzüyle bir arada öğrenmek olduğunu düşünüyorum. Mineral toplarken dolaysız bir geri bildirim alırsınız – yarı sezgisel yarı tecrübeye dayalı bir biçimde yeni ya da uzun süredir unutulmuş bir yöre keşfettiğinizde keşfin kendisi size doğayla ne kadar iyi çalıştığınızı bizzat söyler.

On yıl boyunca mağaraları kazdım durdum. En sonunda artık taşlara sahip olmama gerek kalmamıştı, toprak elementiyle çepeçevre kuşatılmıştım. Yeni yeraltı mekânları aramak, bilgiyi ve hissiyatı sınamak açısından taşları aramaktan da iyiydi. Kille tanış oluyordunuz. Geri dönüp de o yıllara baktığımda, toprakla uğraşıp kayaların kaba saba temasını hissederek yeraltı imparatorluklarında dolanmanın son derece güçlü ve hiç de tatsız olmayan duygusunu anımsıyorum. Tekrar söyleyeceğim; tecrübelerden bahsetme niyetinde değilim, daha ziyade o günlerde ziyaret ettiğim ve çalıştığım ancak anlamaktan çok uzak olduğum yerler – örneğin Tobolsky Vrch’te insan kurbanlarının fırlatıldığı Ölüm Uçurumu gibi – üstüne hayretle kafa yoruyorum. Kavrayış kıtlığı tüm yıllarıma damgasını vuruyor ama neyse ki tecrübe, her ne kadar unutulmuş olsa da, yerli yerinde duruyor.

O günlerde yükseklerde ve alçaklarda, normalde kimsenin gitmek için hiçbir nedeninin olmadığı pek çok köy ziyaret ettim. Bu herkes için geçerli midir bilmem ama ben bir mekânı anlamak için bizzat orada çalışmaya, oraya ellerim ve ayaklarımla dokunmaya, belli bir çaba sarf etmeye ihtiyaç duyarım. Bir yere gelir gelmez kendimi oranın bir parçası gibi hissedemem. Bir şeyler yapmam gerekir ve ancak akşam işim bitip de etrafıma bakındığımda nerede olduğumu net bir biçimde anlarım. Bu kavrayış genelde kilin, kayanın ve toprağın bizzat kendisinden gelir. Bu ne kıvrak zekâlı bir düşünce ne de her şeyi kapsayan bir tefekkürdür; toprak kokar ve ufkunuzda doğar, ki çoğunlukla da doğmaz. Ben sabırlıyımdır. Bir yere varıp, orayı anlayıp, tecrübe ve içgörü edinmeye ihtiyaç duymam. Ben bir seyyahım bir fatih değil. Kapalı kapılardan içeri girmem, çalınmış bir sırrı saklayan bir hazine sandığım yok.

Yaklaşık son on yıldır hiç durmadan kutsal yerlerde, kadim hisarlarda, manastırlarda, Roma kiliselerinde, tuhaf biçimli kayalar üstünde, ayinlerin düzenlendiği mağaralarda ve kumtaşından sarkıtların arasındaki neredeyse on bin yıllık kurban alanlarında yürüyorum. Tüm bu yerler hakkında bir kitap yazmak istediğim zamanlar oldu çünkü bana kattıkları şeyleri hissediyordum. Artık taşlara sahip olmak, mağaralar keşfetmek ve kutsal mekânlara dair bir kitap yazmak istemiyorum. Onlar yanı başımızda, pek çoğu kolaylıkla bulunabilir – bir turist haritasının arka yüzündeki ufak bir notu takip etmek yeterli olacaktır. Bir mekânın sırrına, özüne yaklaşmam yirmi yılıma, incinmiş dizlerime ve bel ağrılarıma mal oldu. Siz de bunu yapabilirsiniz; arkamda izler bırakıyorum ama başkaları için yolu işaretlemiyorum. Bakışım keskin değildir ve kimsenin kafasını karıştırmak istemem. Ben biriktirmiyorum; unutmayı tercih ederim ki böylece zihinde yeni şeylere yer açılsın. Ömrümün sonuna dek anlayabileceğimden çok daha fazlasını gördüm.

Silbury Tepesi’nin dibinde geçirdiğim o gece (yalnızca kendim için) ‘seyyahın töresi’ni yazmaya başladım. İki yıl sonra Elbe Kumtaşı Dağları’nda bitirdim ve sonra unuttum gitti. Buyurun işte buradalar – ve aşırı ciddiye alınmamaları gerektiğini unutmayın zira bir yerin özü de tıpkı insanlar ve insanın özü gibi tek bir şemaya kesinlikle sığmaz.

Yuva İlkesi
Bir insan ancak belli bir peyzajın içerisindeyken yuvada olabilir, kimileri iki ya da üç farklı peyzajı da kapsayabilir ama daha fazlasını değil. Kendimizi yuvada hissettiğimiz bir yere ilişkin ufak bir coğrafi nişane, başka bir manzara içerisindeki çok daha göze çarpan bir coğrafi nişaneden daha mühimdir. Ancak buna rağmen uzaklara seyahat etme ihtiyacı duyarız – kıyaslamak için, yuvanın küçüklüğünü anlayabilmek için ve nereye ait olduğumuzu kavrayabilmek için.

Yankılanım İlkesi
Kendi yankımızı bulduğumuz ufak bir yer, seyahate gittiğimiz ve sadece bir ziyaretçi olduğumuz daha büyük bir yerden daha mühimdir.

Yeri Doldurulamazlık İlkesi
Başka yerlerle yeri doldurulamayacak yerler vardır. Bizim ülkemizde Vysehrad, Velehrad ve Rip buna örnek olarak verilebilir. Znojmo ya da  Prag gibi yeri doldurulamaz şehirler de vardır.

Esinti İlkesi
Ruh efil efil eser, dilediği yere gider, ama kimi yerleri diğerlerine yeğ tutar. Nadiren, “içimizdeki ruh”, “dışımızdaki ruh”u sezer. Bizler melek değiliz, somut bir aracıya ihtiyaç duyarız – bir yer ya da bir nesne. Bunlar saygıyı hak eder ancak bunları harekete geçiren şey daha da büyük bir saygıyı hak eder.

Çeşit Çeşit Bakış Açısı İlkesi
Biri bir yerin güzelliğini algılar, bir diğeri mitini ya da şiirini, yine bir başkasıysa yükünü ya da enerji akışlarını. Bu yollardan hiçbiri bir diğerine üstün değildir. Pek çok kişi gizil gücün nereden geçtiğini bildiğini iddia eder – ama bu, genelde bir “şeyin” nasıl yapıldığını, kabloların nasıl döşendiğini bilen ama bir o kadar (hatta belki de daha da) önemli başkaca özellikleri algılayamayan bir teknisyenin bilgisidir. Çok az insan birden çok esin perisinin sesini duyabilme yeteneğine sahiptir.

Kapak İlkesi
Bazı yerler hatta koca koca peyzajlar açık ve dostanedir. Başkalarıysa bir kapağın ardında saklıdır – kapalı ya da yaralı ve dertli. Daha derinlerde, belki de, sakatlanmış ama yine de güzel bir içsel canlılığa sahiptirler. Örneğin Krusne dağlarının büyük bir kısmı ya da Sudetenland’in geneli gibi. Cesky Kras gibi artezyen akiferlerde saklanan ve nadiren yüzeye çıkarak varlığını gizleyen peyzajlar da vardır. Yıllarca onların arasında yaşarsınız da ruhunuz bile duymaz.

Geri Dönüş İlkesi
Nasıl ki insanlar arasında ilk görüşte aşktan söz edebilirsek aynı şekilde bir insan ve bir mekân için de böyle bir şeyden söz edebiliriz. Ne var ki genelde, tekrar tekrar dönmek, gözlemlemek ve o yerle derinlemesine bir ilişkiyi beslemek esastır. Hakikatten kudretli yerler yıl boyunca sadece bir kaç saatliğine kendilerini açarlar. İnsanın buralara yılın ve günün farklı zamanlarında gelmesi gerekir. Görüş kabiliyetinin netliğini yitirdiği anlar bunun için en uygun anlardır – pus ve karanlık gibi. Kimi yerler (ve kimi hakikatler) ancak çok net görülemedikleri durumda kendilerini açığa vururlar. Avebury’de yaşadığım bir tecrübe: dev bir köstebeği andıran bir kuvvet usul usul yüzeye doğru yol alıp sonra da bilinmezin derinliklerine geri kıvrılıyor. Bir daha bununla hiç karşılaşmadım.

Yavaş Yaklaşma İlkesi
Bir arabayla gelip de bir süre vakit geçirerek bir yeri anlayabileceğiniz fikri pek çok mekân için bir yanılgıdan ibarettir. Kimi yerler utangaçtır kimi yerlerse baş yönetmen gibi davranır – sizi kabul ederler ama beklemeniz gerekir. Bildiğim yerlerden birine (eminim böyle daha çok vardır ama onlar için vaktim olmadı) yaklaşmanız için üç gün geçmesi gerek. Bilinmedik kutsal yerlere asla bodoslama girmeyiz; yavaşça yürümek, duraksamak, önce mekânı bir tavaf edip ondan sonra yaklaşmak daha doğrudur. Bilinmedik bir yer sadece bizim bilmediğimiz bir yer değil aynı zamanda bizi bilmeyen bir yer anlamına da gelir. Kimi yerler muazzam bir saygı talep eder ama bazen saygı ayağımıza köstek de olabilir ve bir gülümseme daha fazlasını elde etmemizi sağlayabilir.

Dostane Bir Biçimde Darlama İlkesi
Belli bir yeri tanımak istiyorsak etken ve edilgen bir yaklaşım arasında gidip gelmemiz gerekir. Etken yaklaşımda bir yere “Kimsiniz acaba?” diye sorarız. Genelde bundan sonra hiçbir şey olmaz, mekân insandan başka bir zaman diliminde yaşamaktadır. Bazen bir yanıt gelir. Çabucak gelen yanıtlar genelde yanıltıcıdır.

Kutsal Oyunlar İlkesi
Tuhaf şeylerin vuku bulduğu ve hassas kimselerin sıra dışı imgeler algıladığı yerler ya da hatlar vardır. Pek çok durumda bu tezahürler gerçek olaylara tekabül eder ve üzerlerine özenle eğilmek gerekir. Oyuncul ya da tuhaf (bazen neredeyse kötücül) bir mizah duygusuna sahip ve yorumlanmaması gereken imgeler açığa çıkaran pek çok mekân da vardır.

Yücelim İlkesi
Bir mekân aynı zamanda bir varlıktır ve büyüyüp olgunlaşır. Yığınla tarih öncesi anlama, daha sonra Hırıstiyanlık dönemine ait bir ruha ve bugün belki derin bir ekolojik öneme sahip olabilir. Mekânlar genelde biraz doğadan biraz da insanlardan bir şeyler taşır: görece daimi ama aynı zamanda değişken de olan, her tarihsel döneme kendine has bir biçimde denk gelen bir şeyler. Bazı miskin, karmaşık ya da efsunlu yerler zamanları karıştırır ya da uzun çağlar boyunca uyuyakalır ve sonra nerede olduklarını şaşırdıkları bir dönemde gözlerini açar. Bazı yerler de, yerel manyetik alanlara benzer biçimde, yüzyıllar içerisinde onlarca metre kayar ve sürekli biçimde ya da dönem dönem zayıflar.

Karşılıklı Uyanış İlkesi
Belli mekânlara giderek yeryüzünü uyandırır ve yeniden canlandırırız ki bu bizde de karşılığını bulur. Bir peyzajın içinde yer alan bir mekân aynı zamanda kalbimizin içinde de yer almaktadır. Bu son ilke olmasaydı tüm bunları hiç yazmamış olabilirdim. Ama uyanan bir mekân ziyaret edilmek ister. Bohemya’da kimi yerlerin nasıl da terk edilip unutulmuş olduklarına defalarca şahit oldum. Ama buralar yeniden harekete geçiyor. Sessiz sedasız seyyahların sayısı artıyor. Taşların üstünde ya da ormanların arasında insan ufak tefek adaklara rastlıyor – buğday başaklarından bir buket, bir demet fundanın arasında bir kuş tüyü, salyangoz kabuklarından bir çember.

Vereceğim mesaj gayet basit: yeryüzü tanrıları uyanıyor, değişim zamanı kapımızda diye tekrar ediyorum kendime neşe ve kaygı içinde.

Václav Cílek
Çeviren: İnan Mayıs Aru
İmaj: Tereza Stehlikova

Václav Cílek, Çek bir jeolog, iklimbilimci, yazar, filozof ve pek çok Tao ve Zen metninin Çekçe çevirmenidir. Özgün başlığı Včely Neviditelného – Probouzení místa olan bu metni İngilizceye çevirerek Çekçe bilmeyenlerin de okumasına imkân tanıyan Tereza Stehlikova’ya teşekkürü borç bilirim. Başlıkta Bâtının Arıları olarak çevirdiğim ifade, Rainer Maria Rilke’nin Polonyalı çevirmeni Witold Von Hulewicz’e Duino Ağıtları’na ilişkin yazdığı bir mektuptaki sözlerine bir atıftır. Rilke insanlığı bâtının/görünmezin arıları olarak tanımlayarak şöyle der: “Biz bâtının arılarıyız. Yabanî bir biçimde zahirin balını toplar ve bunu bâtının büyük altın kovanında depolarız.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir