Bahçedeki Yoldaşlar

İnsan havanın çiçeğinden başka bir şey değil, yerin tuttuğu, yıldızların lanetlediği, ölümün soluduğu; nefes ve bu ittifakın gölgesi, yükseltir bazen onu.

Dostluğumuz, güneşin has beyaz bulutu.

Dostluğumuz açık bir kabuk. Ayırmaz kendini yüreğimizin yiğitliklerinden.

Ruhun kökünden sökmeyip de yeniden ekerek koruyup kolladığı yerde, doğarım ben. İnsanlığın çocukluğunun başladığı yerde, severim.

Yirminci yüzyıl: erkekler hepten rezildi. Kadınlar ışıl ışıl ve aceleyle hareket ediyordu, bizim anca gözlerimizin erişebildiği bir çıkıntıda.

Bir güle yazgılıyım ben.

Yönetilemeyiz biz. Bize uygun tek efendi Şimşek’tir, kâh aydınlatır, kâh ikiye biçer bizi.

Gül ve şimşek, içimizde, geçicilikleriyle, bizi tamamlamak üzere bir araya gelir.

Ben elindeki çimenim, benim yeniyetme piramidim. Seni kapalı bin çiçeğinde sevdim.

Ödünç ver goncaya, ona geleceği sunarak, derindeki çiçeğin tüm görkemini. Keskin ikinci bakışın yapabilir bunu. Böylece don vurmaz onu.

İzin vermeyelim kimsenin içimizdeki doğayı bizden ayırmasına. Tek bir çiçek erciğini bile yitirmeyelim, vazgeçmeyelim su tutan bir çakıldan bile.

Orakçıların gidişinden sonra, Île-de-France yaylalarında, yeryüzünden çıkan bu ince çakmaktaşı, güç bela geçen elimize, kendine denk bir özün belleğimizde belirmesine yol açar, değişimini ya da bitimini görmediğimiz, inandığımız, bir şafağın özü, sade yüce bir kızıllık ve yukarı dönen çehre.

Onların suçu: canla başla bize içimizdeki tanrıları hor görmeyi öğretme arzusu.

Geleceğin yetiştirdiği kötümserler bunlar. Kendi ömürleri süresince, kaygılarının gerçekleştiğini görürler. Oysa hasadın ardından üzüm salkımı, sapının üstünde bir boğum yapar; ve mevsimlerin çocukları, alelade biçimlerde toplaşmayan, alabildiğine çabuk pekiştirir dalganın sınırındaki kumu. Bunu da görür kötümserler.

Ah, başka türlü uç verme kudreti.

Söyle, şu oluşumuz bizden bir çiçek demeti açtıracak mı?

Bir şair ardında kanıt değil, sadece geçişinin izlerini bırakmalı. Ancak izler rüyaya salar bizi.

Yaşamak bir anıyı tamamına erdirmekte ısrar mı? Ölmek, hiçbir yerde, yaşıyor olmak mı?

Gerçeklik bazen yatıştırır umudu. İşte bu yüzden, beklenenin aksine, sürer umut.

Dokunmak gölgemizle bir tezek yığınına, bağrımızdaki suskun bela ve yüreğimizde deli düşünceler de öyle; ama bir  kutsalı var kendi içinde.

Rüya görürken ve ilerlerken, kelimelere sığmayanı yakaladığımda, uyanır çökerim dizlerimin üstüne.

Tarih, efendilerin yolunun öte yakasından başka bir şey değil. Aynı zamanda yaban köpeğinin avlandığı, engereğin süzüldüğü korkunç bir diyar.  İnsan toplumlarının gözünde ve Zaman’da ızdırap var, yükselen utkularla.

Parılda ve ileri atıl – çevik bıçak, gecikmiş yıldız.

Kahrını çektiğimiz evrenin patlaması, ah tansık! Düşen parçalar canlı.

Bütün yeryüzüm, ebedi bir ağaçta meyveye dönmüş kuş gibi, seninim.

Kışlarının bizden isteği, bunca eğinti ve mazlum yokmuşçasına havalanmamız . Kışlarının bizden isteği,  peşrev çekmemiz senin damak tadına: kanatlı yuvarlaklığı altında şarkısı söylenene eşdeğer bir tat, uygarlık meyvesi.

Tek tesellim ölünce orada – dağılmış, gudubet halde – kendimi bir şiir olarak görüyor olacağım.

Çengim beni sezmemeli, dizem tahmin edilir olmamalı.

Şu varlığın fevkaladeliği: içindeki her kaynaktan bir ırmak doğar. En ufak hüneri, güvercinler yağdırır.

Bahçelerimizde ormanlar deriyoruz.

Özgür kuşlar bırakmaz kimse baksın kendilerine. Saklı kalalım biz de, vazgeçelim kendimizden, onların yanı başında.

Ah dirim, yeniden, hep daha da güzel!

René Char
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir