Fırtına

Chiura Obata

Nereden çıktı bu fırtına
Uğul uğul gökte dönen
Ormandaki ağaçları sallayan
Savurup açan bambu kapımı
Ne kolları var ne bacakları
Nasıl gelip gidiyor
İzini sürme çabalarım beyhude
Sarp kayalıklardan kükrer bir kaplan

Shihwu – Taşev (1272 – 1352) Dağlarda yaşayan, Han Shan soyundan bir Budacı şair.
Çeviren: İnan Mayıs Aru

*Son dizede hsiao olarak telaffuz edilen Çince sözcük hem kükremek hem gülmek anlamlarına gelse de Ming dönemindeki üç edisyon içinde de kükremek biçiminde basılmışken sonraki baskılarda gülmek tercih edilmiştir. Her halükârda Çin’de kaplan rüzgârın kaynağı sayılır. Eski bir Çin sözünde “Bir kaplan kükrediğinde rüzgâr çıkar. Bir ejderha havada döndüğünde bulutlar toplanır.” denir.

Ağacın Uykusu

img_20161126_093757

Işık besini, yaprakları gözleridir
bitkinin; avının peşinde koşan,
uçan, sürünen canlıların aksine
kökleriyle toprağa bağlı varlıklar
büyür, eğilir, bükülür avının peşinde.
Otlar ve ağaçlar yapraklarıyla görür.

Güz uyku mevsimi:
ağaç yumar gözlerini
yaprak dökümüyle.
Fırtınaların beşiğinde, rüzgârların ninnisiyle
gelecek bahara kadar
düşler ve kâbuslar biriktirir
örtüsüz çıplak dallar.

İnan Mayıs Aru

Yabanın Çağrısı

fb_img_1478079978788
Şişko ihtiyar adam gece yatağında
Duyuyor şarkı söyleyen Kır Kurdunu
Onca yıl çiftçilik, madencilik, odunculuk yapmış.
Katolik.
Kaliforniya’nın yerlisi.
Tutmuş Kır Kurtları uluyor
Sekseninci yaşında.
Çağırır Hükümet
Tuzakçısını
Demir kapanlarla yakalarlar Kır Kurtlarını,
Yarın.
Oğullarım yitirecek
Bu müziği, oysa daha yeni başlamışlardı
Sevmeye. Okumaya devam et

Devrim Şarkıları – 42

images-1

sınır bekçilerine pasaportunu uzattığın her sefer
soluk kesilir
kurt avlanır
ve bir ışık söner gider

birazcık vergi ödediğin her sefer
çimen hasta düşer
ve bazı kızlar sakatlanır
ve ölürler gaz verilen işçiler gibi

oy verdiğin her sefer
mahkumların için oy verirsin
ve ekmek kararır
ve kara çocuklar tecavüze uğrar Okumaya devam et

Gerçeklik Şatosunda Bir Yolculuk

toad

Irmak kıyısında yumurtalarını bırakıp kaçmıştı hilekâr kurbağalar gerçeklik şatosuna. Enselerindeydik, ama yakalamamız bir hayli vakit alabilirdi. Gerçeklik şatosunun öyle çok odası, geçidi ve dehlizi vardır ki bin tonluk bir balinanın bile iyi donanımlı bir düzine avcıdan uzunca bir süre saklanması mümkün olabilir.

Neyse ki bizim yanımızda bir şamanımız vardı. Bir şaman farklı gerçeklikler arasında kontrollü olarak yolculuk yapabilen biridir. Bir şizofren aynı yolculuğu kontrolsüz olarak yapar ve bu tehlikelidir. Tıpkı bir kaydırak tünele atlamak gibi… Tabii çocuk parklarındaki kaydıraklardaki kadar güvenli bir yolculuk değildir yaşayacağın. Neyse, bizim yanımızdaki zaten bir şizofren değil bir şamandı; hangi kapıyı açmamız gerektiğini gayet iyi biliyordu ve açtı (yanlış kapıyı açmak bazı durumlarda ölüm sebebi olabilir). Okumaya devam et

Semender

indir (11)
Yüzünde denizin çizgileri,
          Kızıl sakallarından toprağa yayılan
          bir gülümsemeyle göğe dönüp dedi:

Güneşe işaret eden parmağımla
          güneş arasında
          bir kuş uçmakta.

Aldanmadan, yakmadan gözlerini,
          Onu izler semender
          kızgın kayada.

İnan Mayıs Aru

Yaprakların Sutrası

Birth_of_the_future_Buddha_in_the_Lumbini_grove
Böyle işittim ben. Rajgir yakınlarında bir yerde bir yaz ikindisi, günün sıcağı yakıp kavururken, tozlu kumullarda Ananda’yla yürümekte olan Âlemin Yüz Akı şöyle dedi: “Ananda, bu bulunduğumuz yer pek sıcak.”
“Evet, Âlemin Yüz Akı, gerçekten de pek sıcak,” diye cevap verdi Ananda.
Âlemin Yüz Akı, yanında yürüyen Ananda’ya dönüp zarif bir hareketle kolunu, ağaçların yapraklarını söküp sepetlerle taşıyan eli bıçaklı işçilerin saldırısına uğramış bir palmiye korusuna uzattı.
“Ananda,” dedi Âlemin Yüz Akı, “neden bu işçiler palmiyelerin yapraklarını topluyor?” Okumaya devam et

Kediye Kedi Derim

CYMERA_20160601_151224

Hepimiz devrimci bir mesele olarak neyin nasıl üretileceğiyle uğraşıyoruz da kimse bizzat üretimin kendisinin devrimci bir mesele olduğunu belirtmiyor. Şayet üretim kapitalist sömürünün temelini oluşturuyorsa üretim tarzını değiştirmek de yalnızca sömürü tarzını değiştirmek olacaktır.
Kediyi kızıla da boyasanız kedi kalır.
Üreten kutsaldır. Elini sürme! Devrim adına feda edilmesini kutsallaştır ve les jeux sont faits.*
“Peki ne yiyeceğiz?” diye sorar kaygılı insanlar. “Peynir ekmek,” der realistler, bir gözleri cukkada öbürü silahlarında. “Düşünceleri,” diye belirtir sersem idealistler, bir gözleri düşler kitabında diğeri insan soyunda. Kim üretkenliğe el sürmeye kalktıysa bunu bulur karşısında.
Kapitalizm ve ona karşı dövüşenler üreticinin cesedi üstünde yan yana oturur ama üretim sürmelidir.
Siyasal ekonomi eleştirisi, üretim tarzının en az çabayla rasyonalizasyonudur (hem de tüm bunların kaymağını yiyenler tarafından). Geri kalan herkes yani sömürüden muzdarip olanlarsa her şeyin yerli yerinde olduğunu görmeye odaklanmak zorunda. Yoksa nasıl yaşardık? Okumaya devam et

Gördüm Kendimi

FB_IMG_1464106189133

gördüm kendimi
bir kemik çınlaması
duru akışında
her bir şeyin

ve and içtim
daima açık olmaya
ki ne varsa hepsi
akıp geçsin

ve duydum sonra
“kemik çınlamasını’
çınlama hani

çanın çıkardığı

Lew Welch
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Maya

waking life wiley floats-1

Richard Linklater’ın 2002’de çektiği ve rüyalar ve rüyanın içinde uyanarak rüyayı nasıl kontrol edebileceğimizin anlatıldığı “Hayata Uyanmak” (Waking Life) filminin giriş sahnesinde kahramanımız Wiley evinin bahçesinde küçük bir kız çocuğuyla birlikte bir origami kağıt falı oyunu oynamaktadır ve kağıtta şu yazıyı görürüz: Rüya kaderdir. Wiley sonra bir arabaya doğru yürür, arabanın kapısını tutar ve havaya doğru yükselmeye başlar.

Hayata Uyanmak Mahayana Budizmi’nden Taoculuğa, Varoluşçuluktan, Sitüasyonizme uzanan geniş bir yelpazede bir rüya gibi akıp giden teoriler silsilesi içerisinde bize hayatın da bir rüya olduğunu ve nasıl ki rüyada uyanabilmek için önce bunun bir rüya olduğunun farkına varmamız gerekiyorsa hayata uyanmak için de aynı farkındalığa ihtiyacımız olduğunu hatırlatır.

Buda sözcüğü Batı dillerine çoğunlukla aydınlanmış kişi, Budizm ise aydınlanma yolu olarak çevrilse de aslında her iki kelimenin de kökeninde Sanskritçe ayılmak, uyanmak anlamlarına gelen “budh” kökü yatar. Biz hayatın anlamını kavramayı aydınlanma diyalektiği içerisinde yorumlarken Asya’da mesele daha çok bir uykudan uyanış, rüyadan uyanış, rüyaya uyanış ve hatta hayata uyanış meselesi olarak görülür.

Yine Sanskritçe’den Batı dillerine geçen ve çoğunlukla eksik ya da yanlış anlaşılan bir diğer sözcük de Maya’dır. Maya, rüyaların ve Budist felsefeye göre gündelik yaşamın da özünü oluşturan yanılsama, illüzyon olarak yorumlanır. Mahayana Budizmi’nin en temel metinlerinden olan Elmas Sutra’da şöyle denir: “Bir bulut, bir rüya, bir sabun köpüğü gibi; kayan bir yıldız, bir gece lambası, bir çiy tanesi, çakan bir şimşek gibi – böylece görün işte her ne varsa bu dünyada.”

Ancak yukarıdaki sözden de anlaşılacağı gibi bizim illüzyondan anladığımız şeyle Hinduların anladığı şey oldukça farklıdır. Biz gerçek diye addettiğimiz şeylere sıkı sıkı bağlanırken gerçekliğin dışında saydığımız şeylere yanılsama, hayal, kuruntu deriz oysa gerek Vedik felsefede gerekse Budist bakış açısında içinde yaşadığımız “gerçeklik” de dâhil olmak üzere her şey bir gözbağı, bir kurmacadan ibarettir.

18. yüzyılda Avrupalı alimler etkisinde kaldıkları aydınlanma diyalektiği içerisinde Maya’yı illüzyon olarak çevirirken Tanrı Şiva’yı ise yıkımla eşleştirmişlerdi. Oysa elinde en yüce bilgeliği bile ortadan ikiye ayıracak elmas keskinliğindeki kılıcıyla Şiva’nın yaptığı yıkımdan ziyade bir yapıbozumdur, Maya ise zihinsel ve duygusal harçlarımızla ördüğümüz tüm dünyevi yapılar. Doğu felsefelerindeki “uyanış yolu”, bu yanılsamanın yapıtaşlarını kendi oluşları içinde, oldukları gibi görmek, gözbağlarımızı çözerek hayata ayrım gözetmeyen duru bir zihinle bakabilmek üzerine kuruludur.

Toplumsal her türlü ilişkiden, maddi kazançlara, paraya, çektiğimiz acılardan yüreğimizi pırpır ettiren aşka değin her şeyin aslında toplumsal ve bireysel kurguların ürünü olduğunu kavradığımızda bu yanılsamanın dışına çıkabilir, hayata uyanabiliriz belki. Yoksa Fikret Kızılok’un İki Parça Can’da terennüm ettiği gibi: “Rüya bütün çektiğimiz, rüya kahrım rüya zindan…”

İnan Mayıs Aru