Gönlün Uyanış Makamıdır Yuvam


13. yüzyılın büyük Zen ustası ve şairi Muso Soseki şöyle diyor bir şiirinde:

Belli bir yer olmadığında
Bana ait diyebileceğin
Nereye gittiğin hiç fark etmez
Hep yuvaya dönmektesin

Bir süredir Gürcistan’ın dağlarında dolanırken, yuvamdan fersah fersah uzakta, yuvamı düşünüyorum. Sahi neresi yuvam? Nicedir zihnimde/gönlümde dönüyor bu yuva meselesi, anlamaya çalışıyorum. Okumaya devam et

Gölge

Gece, dünyanın kendi üstüne düşen gölgesi,
ve gün ışığında gölgelerimiz
o büyük gölgeden ödünç alınma
kişisel gecelerimiz…

Yürüyorum güneşli ormanda.
Bir bulutun gecesi geçiyor içimden.
Sonra bir bulut,
bir bulut daha derken, dökülüyor gök.
Yağmur başlıyor.

Karaçamlar arasında bir
karacayla buluşuyor gözlerimiz.
O kendi yolunda ben kendi,
koşuyoruz yan yana.
Şiddetini arttırınca damlalar
gözden yitiyor o.
Bense koca bir çınarın gecesine sığınıyorum,
bir yanında bir şimşek utkunun derin izi.

Daha yeni duydum bir orman bekçisinden:
Hepten soyu tükenmemiş
bu dağlarda kurtların.
Orada bir yerde, sadece bekçinin bildiği bir kovukta
memesinde yavruları ile bir anne kurt uyuyor.
Baba kurdun gecesi mi beni izleyen?
Yürüyorum çok durmadan.

Dereçatında şır şır akıyor su
akkavakların arasından kıvrıla kıvrıla.
Görmüyorum, duyuyorum sincabın kaçışını,
kokusu burnumun direğini sızlatan
yapışkan andız otlarının dibine giriyor.
Güneşle toprak arasında, havada,
tez hareketli bir gece
şahinin silueti.

Ağlayan çamı geçiyorum akşam inerken.
Son ışıklarla parıldıyor gövdesinden
sel yatakları gibi akan kızıl sakız.
Çamın gecesi benim geceme
son bir kez değiyor ve
sonra tüm ayrımları kaldıran
büyük gölge geliyor.
Karaca, kurt, sincap, şahin
bulutlar, ağaçlar hepimiz
dünyanın gölgesine katıp gölgelerimizi
karşılıyoruz geceyi.

Ormandan çıkarken alaca baykuşun
tüyler ürperten hu-husuna karışıyor ıslığım.
Körfezin sularını görüyorum, karanlık.
Ay karası,
gölgenin gölgesi.

İnan Mayıs Aru

Bâtının Arıları – Mekânın Uyanışı

Bir mekân gönülde de bir yer tutar, bir ilişkidir.

Bohemya’da dolaşmaya başlayalı otuz yıldan fazla oldu – bu sayıyı yazmaya neredeyse korkuyorum, ne çok zaman geçmiş. O günlerde habire mineral topluyordum. Güçlü bir bulup sahip olma arzusu beni ufak taş ocaklarına ve oradan da eski galerilere sürüklüyordu. Burada bir kaçı neredeyse ölümle sonuçlanan tecrübelerimi aktarma niyetinde değilim. Kahramanca bir dönemdi ve bugün bunun temel gayesinin yeryüzüyle bir arada öğrenmek olduğunu düşünüyorum. Mineral toplarken dolaysız bir geri bildirim alırsınız – yarı sezgisel yarı tecrübeye dayalı bir biçimde yeni ya da uzun süredir unutulmuş bir yöre keşfettiğinizde keşfin kendisi size doğayla ne kadar iyi çalıştığınızı bizzat söyler.

On yıl boyunca mağaraları kazdım durdum. En sonunda artık taşlara sahip olmama gerek kalmamıştı, toprak elementiyle çepeçevre kuşatılmıştım. Yeni yeraltı mekânları aramak, bilgiyi ve hissiyatı sınamak açısından taşları aramaktan da iyiydi. Kille tanış oluyordunuz. Geri dönüp de o yıllara baktığımda, toprakla uğraşıp kayaların kaba saba temasını hissederek yeraltı imparatorluklarında dolanmanın son derece güçlü ve hiç de tatsız olmayan duygusunu anımsıyorum. Tekrar söyleyeceğim; tecrübelerden bahsetme niyetinde değilim, daha ziyade o günlerde ziyaret ettiğim ve çalıştığım ancak anlamaktan çok uzak olduğum yerler – örneğin Tobolsky Vrch’te insan kurbanlarının fırlatıldığı Ölüm Uçurumu gibi – üstüne hayretle kafa yoruyorum. Kavrayış kıtlığı tüm yıllarıma damgasını vuruyor ama neyse ki tecrübe, her ne kadar unutulmuş olsa da, yerli yerinde duruyor. Okumaya devam et

Plastik Çiçekler, Plastik Zihin


Koreli Zen ustası Seung Sahn Soen-sa, New York’taki Uluslararası Zen Merkezi’ndeyken bir Pazar günü büyük bir tören düzenlenmiş. Yanlarında ikram ve hediyelerle bir sürü Koreli kadın gelmiş. Kadınlardan biri yanında koca bir buket plastik çiçek getirmiş ve yüzünde kocaman bir gülümsemeyle buketi Soen-sa’nın Amerikalı öğrencilerinden birine uzatmış. Öğrenciyse alelacele buketi orada duran ceketlerin altına sokuşturmuş. Ancak çok geçmeden başka bir kadın buketi orada bulmuş ve büyük bir sevinçle Dharma Salonu’na giderek çiçekleri sunağa yerleştirmiş.

Plastik çiçek buketini sunakta gören öğrencinin canı çok sıkılmış ve Soen-sa’ya giderek, “Bu plastik çiçekler korkunç duruyor. Onları oradan alıp çöpe atabilir miyim?” diye sormuş.

Soen-sa “Plastik olan senin zihnin. Bütün evren plastik,” demiş. Okumaya devam et

Bazen


Bazen bir kuş öttüğünde,
Ya da bir yel estiğinde çalıların arasında,
Ya da uzak bir çiftlikte bir köpek havladığında,
Çıt çıkarmadan uzun uzun dinlerim.

Ruhum uçar gider,
Binlerce unutulmuş yıl önce,
Kuşun ve esen yelin,
Benim gibi ve akrabam olduğu yerlere.

Ruhum bir ağaç olur, bir hayvan,
Göğe nakşedilmiş bir bulut.
Değişmiş ve yabancı döner bana
Sorular sorar. Ne cevap vereyim?

Herman Hesse
Çeviren: İnan Mayıs Aru

Daha Kısa Duşları Unutun Gitsin

Aklı başında bir insan evladı çöpe atılmış işe yarar eşyaları toplamanın Hitler’i durduracağını düşünür müydü, ya da kompost yapmanın köleliğe son vereceğini veya sekiz saat çalışma hakkını kazandıracağını, ya da odun kesip su taşımanın insanları Çarlık Rusya’sı hapishanelerinden kurtaracağını, ya da bir ateşin etrafında çırılçıplak dans etmenin 1957’deki Oy Hakkı Yasası ya da 1964’teki Yurttaşlık Hakları Yasası’nı getireceğini? Öyleyse neden şimdi tam da tüm dünya tehdit altındayken bu kadar çok insan böyle tamamen kişisel “çözümlere” dönüyor?

Sorun kısmen hepimizin sistematik bir yanlış yönlendirme kampanyasının kurbanları olmamızdan kaynaklanıyor. Tüketim kültürü ve kapitalist zihniyet bize kişisel tüketim (ya da aydınlanma) eylemlerini örgütlü politik direnişin yerine koymayı öğretti. Uygunsuz Gerçek filmi küresel ısınmaya dair farkındalığı arttırdı. Ancak sunulan çözümlerin tamamının kişisel tüketimle ilgili – ampulleri değiştirmek, lastikleri şişirmek, daha az araç kullanmak – olduğunu ve şirketlerin elinden gücü almaya ya da gezegeni mahveden kalkınma ekonomisini durdurmaya hiç atıfta bulunulmadığını fark ettiniz mi? Amerika’daki herkes filmde önerilen her şeyi yerine getirse bile Amerika’nın karbon salımı ancak yüzde 22 oranında düşerdi. Bilimsel ortak kanıysa bu salımların tüm dünyada en az yüzde 75 oranında düşürülmesi gerektiği yönünde. Okumaya devam et

Afette İlk Kurtarılacak

 

Bu şiir kurtarılmalı
kendinden.
Yaşını başını almış.
Ölü kütükte sözcükler.
Nicedir
kârlı değiller.
Korumuş olursunuz
böylece onu
yenik düşmekten
kendi karanlık
beyhude güçlerine.

Burada kimi sözcükler
bin yıldan da yaşlı.

İşbirliği ettiler
başka yaratıklarla da
ve rüzgârla
söylendiler
ağaçların yaprakları
arasında.

Dile geldiklerinde
bu sözcükler
kadim bir ormandır.

Kimi sözcükler
söylenegelen
üretken değil artık.
Hakikat. Aşk.
Tüm türlere merhamet.
Hey–
çağırın teknisyenleri.
Hızara götürün şunları.

Ama hele bir söyleyin–
şu kelimeler arasında
insan irfanının
bir emaresi yok mu?
Ve aşağılarda bir yerde
bir tarla faresi kazıp durmuyor mu
Yeter – demeyi çoktan
unutmuş bir kültürün
çürüyen orman tabanını,
derinlerdeki anlamın peşinde.
Yaratmadığın ve
geri koyamayacağın şeyi
almaya kalkma.

Kan var burada.
Bir baykuş yiyor fareyi.
Yaşam var burada.
Bu sözcükler yeniden
ağaçların içine yerleşmiş.
Sözcüklerimizin başına
ne gelirse
ormanın da başına gelir.

Ormanın başına ne gelirse
bizim de
başımıza.
Yalanları kesmeliyiz
ağaçlardansa.

Jerry Martien
Çeviren: İnan Mayıs Aru

İlk Su Bedendir


Colorado Nehri, Birleşik Devletler’deki en büyük tehdit altında olan nehir—aynı zamanda benim bedenimin de bir parçası.

Ben bir nehir taşıyorum. O, bizzat benim: Aha Makav.

Bu bir metafor değil.

Bir Mojave, Inyech Aha Makavch ithuum, diyerek ismini söyler. Varoluşumuza dair bir hikaye anlatırız.  Nehir bedenimin orta yerinden akıyor.

Şimdiye dek her dizede nehir sözünü kullandım. Suyu israf etmek istemiyorum. Bedenimdeki nehri korumalıyım.

Gelecek dizelerde daha tutumlu olmaya çalışacağım. Okumaya devam et

Gözler Önüne Serilen Muamma (Genjo Koan)

13. yüzyıl Zen ustası Eihei Dogen (1200-1253) sadece oturup meditasyon yaparak ve ustadan öğrenciye doğrudan intikalle uyanışın aktarılması üzerine kurulu Zen okulunu Çin’den Japonya’ya ilk getiren ustalardan biridir ve Soto Zen okulunun öncülerinden biri sayılmaktadır. Dogen aynı zamanda Mahayana Budizm’in temelinde yatan felsefi bakışı aktarmakta da çok yetkin bir Zen filozofuydu. Şiirsel bir dille harmanlanmış felsefi söylevleri öğrencileri tarafından not ediliyordu ve daha sonra Dogen bu konuşma kayıtlarının üzerinden geçerek 96 fasiküllük başyapıtı Shobogenzo’yu yazmıştı. Genjo Koan (Gözler Önüne Serilen Muamma) ise gerek Zen öğretmenleri gerekse Budizm çalışmalarıyla tanınan pek çok akademisyen tarafından Shobogenzo’nun ve Mahayana Budizm’in özünü en yetkin biçimde aktaran metin olarak görülmektedir. Kısacık bir metin olmasına rağmen bu metni çevirmem yıllarımı aldı. Başta Masao Abe ve Gudo Wafu Nishijima Sensei’nin çevirileri olmak üzere İngilizce on kadar ayrı çevirisini defalarca okudum, her birinin şerhlerinin üzerinden geçtim, Japonca bilmememe rağmen metnin Japoncasına da ulaşıp Japonca sözlüklerle metnin içinde debelenip durdum. Ancak en çok da metni çevirdiğim yıllar içerisinde Dogen’in de uyanış yolunun en önemli bileşeni olarak gördüğü sessizce oturarak yapılan meditasyonların (zazen) Dogen’in sözlerine ve uyanışa dair kavrayışımı netleştirdiğini düşünüyorum. Yine de her çeviri gibi muhakkak ki eksik bir çeviridir bu nasıl ki her söz de hakikatin eksik bir çevirisinden ibaretse. Umuyorum ki ayın bu sudaki yansıması hakikat yolcularını zihinlerinde parlayan aya doğru yönlendirir. Keyifli okumalar.

*********************************************

Gözler Önüne Serilen Muamma (Genjo Koan)

Türlü türlü olguyu Buda öğretisinin esaslarıyla algıladığımız vakit “rüya ve uyanıklık”, “uygulama ve tecrübe”, “yaşam ve ölüm”, “Budalar ve duyarlı varlıklar”dan söz ederiz. Tüm bu olguları benliksiz bir biçimde algıladığımızdaysa rüya ve uyanıklık, yaşam ve ölüm, Budalar ve duyarlı varlıklar mevzubahis edilemez. Uyanış yolu ise doğal olarak aşırılık ve kıtlığın ötesine uzanarak rüyayla uyanıklığı, yaşamla ölümü, Budaları ve duyarlı varlıkları bir kılar. Biz onları ne kadar sevsek de çiçekler kuruyup solar, ne kadar nefret edersek edelim bahçede ayrık otları büyür. Okumaya devam et

Vicdani Retçi

Öleceğim tamam ama
tek yapacağım bu Ölüm için.
Atını ahırdan çıkardı, duyuyorum;
Zeminde nal seslerini duyuyorum.
Telaşlı; yapacak işleri var Küba’da,
Balkanlar’da, bu sabah bir sürü görüşme yapmalı.
Ama dizginleri ben tutmayacağım
o eyerini takarken.
Kendi başına binsin atına:
Ona koltuk çıkmayacağım.

Kamçısıyla omuzlarımı kırbaçlasa da,
Söylemeyeceğim tilkinin ne yana gittiğini.
Toynağını göğsüme dayasa da, söylemeyeceğim
zenci çocuğun bataklıkta gizlendiğini.
Öleceğim tamam ama tek yapacağım bu Ölüm için;
Onun maaş bordrosunda kaydım yok benim.

Ona dostlarımın yerini söyleyecek değilim
ne de düşmanlarımın.
Ne vaat ederse etsin bana,
Kimsenin kapısını tarif etmeyeceğim.
Canlıların arasında casus muyum ki ben,
insanları Ölüme teslim edeyim?
Kardeşim, anahtarı da planları da şehrimizin
güvende hep benimle, ben olmam asla sebebin.

Edna St. Vincent Millay
Çeviren: İnan Mayıs Aru