Budizm ve Yaklaşan Devrim*

Budizm evrenin ve tüm yaratıkların özünde eksiksiz bir bilgelik, aşk ve merhamet halinde olduğunu, doğal tepkilerle ve karşılıklı dayanışma içerisinde hareket ettiğini savunur. Bu başlangıçtan beri sahip olduğumuz halin kişisel idraki, bir “benlik” tarafından kendi adına gerçekleştirilemez – çünkü kişi kendini bırakmadan ve kendinden geçmeden bu tam olarak gerçekleşemez.

Budist bakış açısına göre bu zahmetsiz tezahürün önündeki engel, korku ve doymak bilmeyen bir hırs olarak açığa çıkan “Cehalet”tir. Tarihsel olarak Budist düşünürler cehalet ve ıstırabın ne dereceye kadar toplumsal faktörlerden kaynaklandığını analiz etmede başarısız olmuşlar, korku ve tutkunun insan olmanın doğasından geldiğini düşünmüşlerdir. Bu nedenle Budist felsefenin esas derdi epistemoloji ve “psikoloji” olurken tarihsel ya da sosyal sorunlar göz ardı edilmiştir. Her ne kadar Mahayana Budizmi muazzam bir evrensel kurtuluş vizyonuna sahip olsa da Budizmin fiili başarısı, kendini adamış birkaç kişinin psikolojik engeller ve kültürel şartlanmışlıklardan kurtulmasına yönelik pratik meditasyon sistemleri geliştirmek olmuştur. Kurumsal Budizm zaten hangi politik sistemin altında tesis edilmişse onun haksızlık ve zulümlerini kabul etmeye ya da görmezden gelmeye dünden razıdır. Bu da Budizm’in ölümü olur zira merhametin manidar bir biçimde işleyişinin ölümü demektir. Merhamet duymayan bilgelikse acıyı hissetmez. Okumaya devam et