Bir Doğu Baladı

Akla düşen aşktan bahsediyorum:p145-kozaki-mountain-and-sea-7931
Ay inançlı, neredeyse kör;
Dönüp duruyor dalgınlıkla, konuşamıyor.
Kusursuz bakım ayazda bırakmış onu.

Denizi hiç böyle derin düşlememiştim,
Yeri böyle karanlık, uykumu böyle uzun,
Ben başka bir çocuk oldum.
Uyanınca yabana dönen dünyayı görüyorum.

Allen Ginsberg
Çeviri: İnan Mayıs Aru

Resim: Kozaki Kan

Karartma Manifestosu

moonEn azından yılın yarısı Karartma’ya aittir. Aydınlanma, Karartma’nın özel bir durumundan başka bir şey değildir ve onun da kendine has geceleri vardır.
**
Demokrasi gün boyu her şeyi ayrımsızca aydınlatarak büyür. Ama gölgesiz öğle vakti Pan’a aittir. Ve gece ise şeylerin ya sırf kendi ışıltılarıyla parladığı ya da hiç parlamadığı “radikal bir aristokrasi”yi dayatır.
**
Perdeleyici, bağnaz ve batıl olan Karartma, trollere ve hava perilerine, cadılara ve büyücülere iş imkânı sağlar. Belki de Doğa’yı yeniden efsunlayacak yegâne şey hurafelerdir. Su perileri ve yabani orman tanrılarından korkan ve bunları arzulayan insanlar ırmakları kirletmeden ve ormanları tıraşlamadan önce bir daha düşünecektir.
**
Elektrik gölgeleri defetti – ama gölgeler “hayaletler”dir, ruhlardır, bizzat ışığın ruhları. Kutsal ışık bile kendi organik ve gizli karanlığını yitirdiğinde bir kirlilik biçimine dönüşür. Hapishane hücrelerinde elektrik ışıklarının seviyesi asla ayarlanmaz; ışık baskı ve hastalık kaynağına dönüşür.
**
Hurafeler uydurma olabilir ama daha derin bir hakikat üstüne kuruludurlar – yeryüzü canlı bir varlıktır. Bilim gerçek olabilir, mesela iş görür ancak öte yandan daha derin bir hakikat üstüne kuruludur – maddenin ölü olduğu hakikati.
**
Dr Frankenstein’ın şatosuna meşale ve tırpanlarıyla saldıran köylüler Karartma’nın baskın birlikleriydi, makine kırıcı milislerimiz. Tarihteki özgün Makine Kırıcılar iş makinelerini, bilgisayarların atalarını parçalamıştı.
Okumaya devam et

Kasabada Yapacak İşler Var

Venüs parlıyor doğuda
mars salınıyor ikizlerde.
Buz tutmuş kütükler, çıplak toprak
evden, ağaçtan yoksun.
Çaylaklar geliyor dağlardan
Cıvıldayarak süzülüyor çatılarda;
don eriyor güneşle.
Evlerin üstünü almış pus
—ocak dumanı ve sis—
Kamo nehrine dek uzanıyor
Oradan ta Uji sırtlarına.
Çiftçi kadınlar yük arabalarını çekiyor
tepeleme uzun beyaz turplar;
Kitap yüklüyorum ben bisikletime—
tüm yollar kasabaya iniyor.

Gary Snyder
Çeviri: İnan Mayıs Aru
Resim: Katsushika Hokusaifujifrom

Zorun Örgütlenmesine Karşı

Total Ret

-Antimilitarizm, Pasifizm, Savaş Karşıtı Hareket ve Vicdani Ret-[*]

Siz bıçaktan fışkıran yemiş,

Tatlılıkta yansıyan güzellik,

Kerpeten ağızlı tan,

Ayrılmaya itilmek istenen sevgililer

Duvarı kazıyan tırnak,

Kaçın! Durmayın kaçın!

René Char

Türkiye’de resmi rakamlara göre en az silâhaltındaki er sayısı kadar asker kaçağı sayısı var ve bu sayıyı biraz olsun azaltmak için düzenli olarak “bedelli askerlik” yasaları çıkarılıyor, polis ve jandarma GBT sorgularıyla asker kaçağı avına çıkıyor, vatandaş eşini dostunu gammazlasın diye “İhbar Hatları” reklamı yapılıyor ama her ne hikmetse bu herkesin asker doğduğu iddia edilen memlekette yıllardır bu kaçakların sayısı hiç eksilmiyor. Militer sistemdeki kaçakların sayısı sadece asker kaçaklarıyla da sınırlı değil aslında. Bütçeden ve vergilerden aslan payını alanın hep Silahlı Kuvvetler olduğu düşünüldüğünde kayıtdışı ekonomi yoluyla vergi sisteminden kaçanlar, adam olma hayallerini bırakıp sivil kışlalar olan okulları bırakıp kaçanlar, baba ve koca ikilemi arasında bir yuvanın “sınırları” içine hapsedilmekten kaçarak kendi hayatlarını kurmayı tercih eden kadınlar ve nice diğer kaçak da aslında asker kaçakları hanesine yazılabilir pekâlâ. Yoksa retçiler ya da itaatsizler mi demeli hepsine? Bir vicdani retçiyi bir asker kaçağından ayıran şey nedir? Sanıyorum bunun yanıtı, reddetme ediminin kamusal olarak beyan edilmesi ve bireysel bir tercih olmaktan çıkıp politik bir eyleme dönüşmüş olması şeklinde verilebilir.

1 Eylül 1995’te vicdani reddini açıklayan Osman Murat Ülke’nin 7 Ekim 1996 tarihinde “halkı askerlikten soğutma” suçunu işlediği gerekçesiyle ve Askeri Ceza Kanunu Madde 58’de düzenlenen “milli mukavemeti kırma” fiiline dayanılarak tutuklanması ile birlikte “vicdani ret” kavramı ilk kez Türkiye siyasal literatürüne girmiş oldu. Aslında Osman Murat Ülke ne Türkiye’deki ilk vicdani retçiydi ne de bu nedenle ceza alan ilk kişi. Kamuoyu bu kavramla, 1989 yılında Tayfun Gönül ve Vedat Zencir’in Sokak Dergisi’nde vicdani retlerini açıklamaları ile tanışmıştı. Gönül ve Zencir hakkında da “halkı askerlikten soğutma” suçundan dava açılmıştı ancak onlar sivil mahkemede yargılandılar. Bu yargılama sonucu Vedat Zencir beraat etti, Tayfun Gönül ise üç ay ceza aldı ve bu da para cezasına çevrildi. Osman Murat Ülke ise Türkiye’de vicdani ret nedeniyle hapis cezası alan ilk retçiydi. Bu aynı zamanda Türkiye’de vicdani retçilerin bir caydırma politikası olarak aşağı yukarı askerlik süresine eşdeğer bir süre hapisle cezalandırılması pratiğinin de başlangıcıydı. Böylece Türkiye Cumhuriyeti devletinin vicdani retçilerle ilişkisinin temelinde yatan iki politikanın daha ilk retçilerle birlikte ortaya çıktığını görüyoruz: görmezden gelme ve caydırmak üzere cezalandırma.

Peki, kimdi bu vicdani retçiler? Okumaya devam et

Madenciler

Bir fısıltı vardı kalbimde maden
Bir kömür ahı,
Hasret dolu eski dünyanın
Ansıyabildiği demine.

Yaprakların masalını dinledim
Ve boğularak ölen eğreltilerin
Eğrelti-ormanlarının, bodur, muzip canların
Kır tanrılarından bile eski.

Ateşim gösterebilir kaynayan buhar tayflarını
Kadim kazanında Zaman’ın
Kuşlar yaz yuvalarını yapmadan evvel
Ya da insanlar çocuklarını.

Oysa kömür, madenin mırıltısıydı
Ve derinlerdeki iniltisi
Acı uykuya dalan oğlanların ve adamların
Bir nefes için kıvranan.

Ve ak kemikler gördüm cüruf yığınında
Sayısız kemikler
Onca kaslı beden alazlanmış
Hatırlayan yok adlarını.

Hepsi aklımda, Savaşın kara dehlizinde
çalışıp ölenler orada
Ölümün nam saldığı taşı kazarken
Barış yalanları arasında.

Avuntulu yıllar geçecek rahat koltuklarda
Kehribar odalarda
Yıllar uzatacak ellerini şen şakrak
Bizim canımızın koruyla.

Asırlarca yanacak zengin kömür
Ahımızla yüklü
Ilıklığıyla mayışacak hülyalı gözleri
Şarkılar eşliğinde
Ama rüyalarında bile görmeyecekler
Yerde yatan garipleri.

Wilfred Owen
Çeviri: İnan Mayıs Aru


Resim : Thomas Addison Richards


(İngiltere’de 1918’de Minnie Pit Madeni’ndeki patlamada yaşamını yitiren 155 kişinin anısına yazılmıştır.)

 

Mekânda Hareketin Özgür Kılınması

IMG_20141202_132130

Zaman bir ölçü sistemidir yani bir kural koyan, bir otoritedir. Pek çok ayaklanma sırasında saatlerin parçalanması ve takvimlerin yakılması boş yere değildir. Ayaklanmacılar bu aletlerin de krallar, başkanlar, polisler ve askerler gibi isyan ettikleri otoriteyi temsil ettiğinin yarı-bilinçli de olsa farkındadır. Ama yeni saatler ve takvimlerin yapılması çok uzun sürmemiştir çünkü zaman mefhumu ayaklanmacıların zihnine hâlâ hükmetmektedir.

Zaman, kontrol etmek ve sosyal bir bağlama tabi kılmak için mekân boyu hareketi ölçmeye yarayan sosyal bir yapıdır. İster güneşin, ayın, yıldızların ve gökteki gezegenlerin hareketi olsun, ister dolaştıkları yerlerdeki bireylerin hareketi olsun isterse de günler, haftalar, aylar ve yıllar diye bildiğimiz düzenlerin etrafında gelişen olayların hareketi olsun zaman bu devinimlerin sosyal çıkara tabi kılınmasının aracıdır. Bireylerin sosyal bağlamdan özgürleşmeleri, kendi yaşamlarının bilinçli, özerk yaratıcıları olabilmeleri için zamanın yıkımı zorunludur.

Okumaya devam et

Güzyaşı

yine yağmur

ve kalbim eski bir türkü şimdi

çınar kovuklarında uyuyan

göğün efendisi

efsanevi bulut yılan

yine dökülüyor gülen yüzler

yine sancı

hiç bitmemişçesine

 

bir yaprak uçuruyorum

hayalet rüzgarlarla güneye

dudaklarımda dans eden cinlerin motifleri

ve kamburu çıkmış ihtiyar bir ezgi

hatırlayan yok sözlerini

 

yine orman

kanatlı yılanların evi

nehri terk etmiş tepelere koşuyor

flüt çalan bir peri

yeşim rengi saçlarında kayıp sözler

bir görünüp bir yitiyor

dağın dalgalanan etekliğinde

ince belli ceylanlar

yine türkümü çalıp gidiyor

 

alevden tohumlar yeşeriyor avuçlarımda

ağaçların ıslak bedenlerini okşarken

 

gözyaşı değil

bugün bu efsunlu koruda

ılık güzyaşı

yanaklarımdan süzülen

İnan Mayıs Aru

 

_MG_0564